21 Temmuz 2017 Cuma

Lazcada Soyadı Yapma Formu -şi'nin Hikayesi

Lazca Soyadı Yapma formu –şi’nin Hikayesi

İskender Chitaşi’nin 1928-38 yıllarındaki aktif çalışmaları, özellikle Abhazya’daki Arhavi kökenli Lazlar arasında Lazcanın edebi bir dil olarak yeniden inşasını amaçlıyordu. Bu yeniden inşa, sadece dili kapsamıyordu üstelik, İskender inanmış bir Komünistti ve bu yeni sisteme müsned yeni ve ideal bir toplum oluşturulması fikrini de tüm dönemin Sovyet aydınları gibi paylaşıyordu. Hem bu ideal doğrultusunda, hem de Lazları Sovyetlere entegre etmek için Sovyetik örgütlenmeleri; kolkhozları, sendikaları, partileşmeyi teşvik etti, kurdu ve yönetti. Her şeyi Sovyet bürokrasisinin elverdiği şekliyle yaptı.

Bu yeni toplumun, özüne dönerek Türk etkisinden tamamen arındırılması gibi özcülük hareketleri de yukarıda değindiğimiz inşa ile ilişkilendirilebilir.

Yeni edebi Lazca, Arhavi diyalekti merkezinde fakat, Türkçe unsurlardan mümkün oldukça arındırılmış bir dildi. Modern, siyasi kavramlar Sovyetlere has kelime türetme yöntemleriyle oluşturuluyordu. Türkçe yazıdilinin dayattığı kavramların yerine ise Lazcanın kendi potansiyeli kullanılarak türetmeler yapıldı. Bu türetmelerde Gürcüce formların model alındığı görülmektedir.
Türetmenin yetersiz olduğu yerde Rusça, Gürcüce ve Megrelceden kelimeler ödünçlendi. Fakat daha anlaşılır olması için mecburen Türkçe kelimeler de kullanıldı.

Yukarıda değindiğim gibi, yeni kavramlar yeni biçimler için bir çok yerde Gürcüceden yararlanılmıştır. Bunlara en bariz örnek, günümüzde de kabul gören, dönemin popüler neolojisi ʒ̆alona “devlet, memleket, dünya” kelimesidir. Bu kelime Lazca iki unsurdan ʒ̆ale “aşağı” ve ona “tarla” kelimelerinden türetilmişti ki bu tam olarak Gürcüce “devlet, memleket, dünya” anlamındaki kveqana (kve “aşağı” + qana “tarla”) kelimesinin tercümesidir. Kaldı ki, bu Gürcüce kelime de Sametik dillerden bir tercümedir.

Laz toplumundaki Türkçe unsurların yerine Lazcalarını koyma fikrini İskender ve arkadaşları her alanda genişlettiler. Tüm Kafkas toplumlarında (ve pek tabii Gürcü ve Megrel toplumunda da) çok kuvvetli bir yere sahip olan aynı akrabadan olma durumunu ifade eden soyadlarının (gvarebi) da Lazcalaştırılması daha doğrusu, asimilasyon sonucu unutturulmuş olan Laz soyadlarına dönülmesi bu toplumsal dönüşümün elzem bir unsuru olarak görülmüş olmalı.

O zamana kadar Lazların soyadları Türkçe –oğli (< oğlu) şeklinde bitiyordu: Alefendoğli, Basaoğli, Cordanoğli, Şainoğli vs.

Bununla birlikte Gürcü soyadları istikrarlı bir şekilde –şvili ya da –z̆e ekleriyle bitiyordu: Şevardnaz̆e, Melikişvili vs. gibi...

Buna paralel olarak, Megrel soyadları –ava, -ia ve –ua ekleriyle; Svan soyadları ise –ani ekiyle bitiyordu. Bu şekilde bir kişinin soyadından kim olduğu, aşağı yukarı anlaşılıyordu. Mogvare (yani aynı soydan olma durumu) Gürcü ve Megreller arasında bir takım geleneksel işlevler de yüklenmişti. Bunun en belirgini aynı soyadına sahip olanların evlenmesinin geleneksel olarak yasak olmasıdır.

Bu grametik yapının karşılığını arayan İskender ve arkadaşları buna benzer bir yapı, ek, kalıp bulamadılar.

Bu durum karşısında yapılacak şey, “asimilasyon sonucu unutturulan”  bu yapının yerine yenisini türetmek oldu. 1930’ların başından başlamak üzere Türkçe –oğlu unsuru yerine Lazcanın genitif eki olan -işi ekini koymaya başladılar. Yani Alefendoğli > Alefendişi, Basaoğlu > Basaşi, Cordanoğlu > Cordanişi, Şainoğlu > Şainişi oldu.

Bu tür soyadlarına en eski örnek 2 Aralık 1929 tarihli Mçita Murutsxi gazetesinde örneklenmiştir. Burada İskender kendi adını İsqyander Tsitaşi şeklinde, o zamana kadar ismini Mamedi Vanlioğli şeklinde yazan Muhammet Vanlıoğlu’da adını Mamedi Vanlişi şeklinde yazmıştır.

Bu gazetenin sonraki sayısı elimizde yok, ancak Megrel kökenli yazar Megrelidze’nin Guria’da Lazca ve Megrelce Substratumu adlı çalışmasında, Laz soyadlarında -şi ekinin kullanımını, gazetedeki Tsitaşi, Keseşi, Ketişi, Kaxişi, Çapanişi vs. gibi soyadlarının tanıklığına dayandırır (I. Megrelidze,  Lazskii i Megrelskii sloi Guriiskom, Tiflis 1938, s. 139). Ayrıca Guria’da yayılmış Tuğuşi, Canaşia, Gotaşia gibi soyadlarının etimolojileri için de bu eki bir anahtar olarak kullanır. Ona göre, Tuğuşi, Tuğu kelimesine –şi ekinin getirilmesiyle oluşmuş bir formdur. Bunun gibi, Canaşia’yı da Cana-ş-ia şeklinde böler ve –ş’yi Lazca soyadı yapan unsur olarak değerlendirilir. Buna başka örnekler de verir. Bununla birlikte, Tuğuşi ismi muhtemelen Türkçede Doğuş şeklinde bildiğimiz ismin, Kafkasya’da konuşulan Türkî dillerden girmiş formu olmalıdır (Toğuş-i). (Kafkasyada konuşulan Türkî dillerden Gürcüceye girmiş kişi isim ve soyadları hakkında Marine Janaşia’nın “Gürcü Dilindeki Türkçe Kökenli Özel İsimler” adlı makalesi bu linkten okunabilir: http://turkoloji.cu.edu.tr/pdf/marine_janashia_gurcu_dili_ozel_isimler.pdf).

Türkçeden kaçınmak üzere üretilen bu yapı, tam terisne Türkizmden başka birşey değildir. Anadolu’da, Türkler arasında soyadı yapan, net ekler yoktur. Onun yerine köylüler birisini (Ali) ifade ederken babasının (Mustafa) ya da sülalesinin adıyla, “Mustafa(lar)nın Ali” der. İşte Lazca neolojik form, bu Türkçe kalıbın Lazca tercümesinden ibarettir:  “Mustafa(pe)şi Ali”.

Bu formdan hareketle “Mustafaşi Ali” ya da “Ali Mustafaşi” (İskender kendi adını İskender Chitaşi ve Chitaşi İskenderi gibi iki şekilde de yazmıştır) kalıpları soyadı kabul edilmiş, uluslararası kaidelere uyumluluk açısından soyadı unsurunun sonda olması gerktiğinden olsa gerek, Ali Mustafaşi formu kabul görmüştür.

İskender’in bu keşfi, Lazları geleneksel Gürcü (ve Megrel) toplumundan ayrıştıran bir farkı kapatması açısından yüksek kabul gördü. Megrelidze gibi tanınmış biliminsanları da bunun ispatını yaparak bilimsel çevrelere tanıttı ve bu neolojinin Gürcistan entelijansiyasından kabul görmesini sağladı.

İskender’in 1938’de öldürülüp,  Abhazya’da oluşturulmaya çalışılan Laz toplumu dağıtıldıktan ve bütün kazanımları itibarsızlaştırıldıktan sonra bile İskender ve arkadaşlarının bu icadı Lazlar arasında tutuldu. Bu durum, ekin günümüze değin doğal ve geleneksel bir formmuş gibi gelmesindeki ikinci aşamayı teşkil etti.

Abhazya’daki gelişmelere her zaman mesafeli olan Sarplı Lazlar arasında da bu neoloji kabul gördü. Türk etkisini isimlerinden çıkarmak isteyen Lazlar, soyadlarındaki –oğli unsurunu atıp yerine –şi ekini koydular. 1940’lardan sonra Sarplıların isimlerinin ve soyadlarının Gürcüleştirilmesi politikası da bu icadın resmiyete girip kanıksanmasına katkı sağladı. Gürcüleştirilen isimler ve soyadlarının yanında, bazı kişiler soyadlarına, Lazca ve dolayısıyla Gürcüce olduğu çıkarımıyla –şi formu ekleyerek yeni pasaportlarına yazdılar. Yani, bu aşamada Bekiroğlu’ların bir kısmı Bakraz̆e, diğer bir kısmı Bekirişi; Tantoğlular da Tandilava ya da Tantuşi oldular.

Soyadı yapım ekinin üçüncü ve son aşaması, bu icadın Lazcanın ana vatanına, Türkiye Lazistanına ve Türkiyeli Lazlara taşınmasıyla tamamlandı.

Bunda Sarp sınır kapısının açılması ile birlikte Mehmet Kazancıoğlu, nam-ı diger Ʒ̆ate Baʒ̆aşi, Cemal Vanilişi, Xasan Helimişi gibi Sovyet Lazlarının, Gürcistan Sarpına büyük bir sempati besleyen Türkiyeli Laz entelijansiyla temasa geçmeleri etkili oldu.

Türkiyeli Laz aktivistleri, tarih, dil, kültür vb. konularda etraflı bir sistematik bilgiye sahip değilken, Gürcistanlı ileri gelen Lazlar Gürcü ideolojisiyle donatılmış şekilde, bu soruların her birine cevaplar verebiliyorlardı. Bu da Sarplılara karşı bir hayranlık doğuruyordu. Sarp, Türkiye’nin aksine Lazcanın itibar gördüğü, çocukların Lazca konuştuğu zaman azarlanmak yerine taktir edildiği, masalsı, büyülü bir yerdi. Ancak bu büyünün kısmen bozulması uzun sürmedi. Sarplıların kendilerini Gürcü olarak tanımlamaları Laz aydınlarının daha önce karşılaştıkları bir durum değildi. Bu üst kimlik, sol gelenekten gelen Lazlar tarafından, Türkiye’de muzdarip oldukları, milliyetçilik ile eşleştirildi ve Gürcü şovenizmine bağlandı. Bu da haliyle bu iddiaya karşı tepki doğurdu. Bununla birlikte Türkiyeli Laz aydınlar, Sarplı aydınlarla ilişkilerini, bu konuda bir şerh koymak kaydıyla, sürdürdüler ve onlardan fikri olarak, doğru ya da yanlış, beslendiler.

İşte -şi ekinin soyadı türetme eki olarak Türkiye Lazlarına sirayeti bu suretle olmuştur. Türkiyeli Lazlarda da geleneksel soyadları vardı ve bunlara genellikle -oğlu eklenebiliyordu. Veya, Mustafaların Ali örneğindeki gibi bir yapı kullanılabiliyordu. Bu benzerlik, Gürcistan'dan gelen örnekler ve Özlazcacılık kaygısı, -oğlunun yerini –şi’ye bırakmasına sebep oldu. Buradaki kaygı, tıpkı İskender dönemi aktivistlerindeki gibi Lazcadaki Türkçe unsurları azaltmaktı.
Ogni dergisinin sayılarında, sonraki aktivistlerin isimlerinde bu yeni olgu kendine yer buldu. Bu form, Laz Kültür Hareketi’ne yeni katılan insanlar arasında, günümüzde de gittikçe yayılmakta ve benimsenmektedir.

Sonuç olarak, İskender döneminin bir icadının sanki doğal ve geleneksel bir formmuş gibi günümüze değin ulaşıp benimsenmesi özel bir durumdur ve daha fazla açıklanması ve incelenmesi gerekir. Ben bu yazıda bir giriş yapabildiysem ne mutlu!

Bununla birlikte yaptığım çalışmalar Lazlarda da soyadı yapan eklerin varlığın göstermektedir. Bu ekler –skiri, -(i)va ve az da olsa –ia ekleridir. Ancak bunlar İslamlaşmayla büyük oranda tedavülden kalktı. Bu eklerin yerini ise Türkçe –oğlu unsuru aldı. Bununla birlikte bu ekler yer adlarında fosilleşmiş olarak korunmuştur: P̆et̆esk̆iri, Savask̆iri, Alesk̆iri, Ç̆urç̆ava, K̆ont̆iva, Meliati vs.

Yukarıda değindiğim üzere, aslen bir Türkizm olan bu yapı yerine, Özlazcacı arkadaşlara -skiri ve -(i)va’yı öneriyorum!

18 Mart 2017 Cumartesi

Lazistan Neresidir?


Tarihte Lazica denen yerin ve malum krallığın günümüzde Lazistan olarak bildiğimiz Rize-Artvin sahili ile pek bir ilişkisi yoktur. Lazica, Fasis nehri, yani şimdiki Rioni boylarında kurulmuştu ve en geniş olduğu dönemde bile Batum'a ulaşıp ulaşmadığı konusu şaibelidir. Bu krallık aslında bir Megrel krallığı idi ve Laz olarak belirtilen halk ise yine Megrellerden başkası değildi.


6. yüzyılda Lazica’daki Bizans-Pers savaşlarını anlatan Procopius Atina (Rize-Pazar ilçesi) ile Apsaros (Çoruh nehri ağzındaki Gönye/Gonio şehri) arasındaki sahayı, ne Lazica’ya ne de Bizans’a bağlı olan “özerk insanlar”ın yaşadığını bir yer olarak tanıtır. Burasının kıralsız bir halk olma geleneği ise çok daha eskiye dayanır.

Lazistan olarak bildiğimiz bölgeye ancak Trabzon İmparatorluğu döneminde Lazia ya da Lazica dendiğini, burasının Trabzon İmparatorluğu’nun idari taksimatındaki 7 bandaya (thema’dan küçük idari birim, kaza diyelim) nazaran tek thema (yaklaşık olarak eyalet diyebileceğimiz idari birim) olduğunu da belirtelim. Bu dönemde buraya Θέμα τῆς Μεγάλης Λαζίας yani “Büyük Lazia Theması” denmiştir ki bu isim, Laz-Mağal şeklinde, Osmanlı döneminde Kapistre köyü ile Hopa – Bucak mahallesine değin uzanan sahayı ihtiva eden zeamet ve nahiye için kullanılmıştır.

Söz konusu bölgeye o zamana kadar bu isimlendirme hiç kullanılmamasına rağmen, 11. yüzyıllarda birden bire buraya Lazia denmesinin, hatta bununla yetinmeyerek “Büyük Lazia” denmesinin belli bir açıklamasının olması gerekir. Benim kanaatim ve en mantıklısı "Trabzon imparatorluğu Tarihi" adlı eserin müellifi Fallmerayer’in şu tespitiyle aynı doğrultudadır: “Arapların zaferlerinin ardından, Anadolu coğrafyasındaki pek çok yer gibi Pontus adı da kayboldu. Devletin eyaletleri artık “Eparch” değil, “Theme” olarak anıldı. Buna rağmen Bizans sarayının gururu, daha doğrusu aczi o kadar ileri vardı ki, yitirilen eyaletlerin bazılarının adları henüz yitirilmeyen eyaletlere verilerek, arazi genişliği eskiye göre olmasa dahi theme sayısının çokluğuna göre, aynı büyük devletin devam ettiği yanılgısına düşmüştü.”

Muhtemelen bölgeye Lazia denmesi kaybedilen eski Lazica’ya bir gönderme yapıyordu ve eski Lazica’daki hak iddialarını da canlı tutuyordu.

Buna benzer bir örneğe günümüzde de tanık olmaktayız. Gürcistan Patrikliği 2002 sinodunda (dini toplantı) Batum-Kobuleti “epark”ını (epark - Ortodoks Hıristiyan kilisesinde idari bölge) teşkil etti. 2007’de tabiri caizse, meydanı boş bulan patriklik bu eparkın adını “Batum ve Lazistan Eparkı” (ბათუმისა და ლაზეთის ეპარქია) şeklinde değiştirdi, başına da bir episkopos atandı. Batum ve Lazistan Eparkının internet sitesi bu: http://www.eparchy-batumi.ge/

Oysa ki Gürcü Kilisesi tarihin hiçbir döneminde burada örgütlenmemişti ve buraları tamamen İslamlaşıncaya kadar, İstanbul Patrikliği'nin ruhani idaresi altındaydı. Bununla birlikte Sovyetlerden sonra tarihinin altın çağını yaşayan Gürcü Patrikliği “Tarihi Gürcistan” olarak saydığı bölgeye özlemini daha fazla gizleyemedi. Öyle ya, Lazlar da Gürcü idi ve Lazların habitatları da doğal olarak Gürcistan’ın bir parçası kabul edilmeliydi. Patriklik bu yöndeki niyetini ve iddialarını vurgulayacak şekilde işbu eparkı teşkil etmiş bulundu.

Buradan biz konumuza geri dönelim.

1461’de Trabzon Osmanlıların eline geçince 1560’lara kadar Trabzon çeşitli eyaletlere bağlı sancak statüsünde el değiştirip durdu. Lazistan bölgesi de bunlara paralel olarak Trabzon sancağına ve kısa bir dönem de Batum Eyaletine bağlı Atina ve Laz (Arhavi) Kazaları olarak bu değişken taksimatın içerisinde yer aldı.

1562-1565 yılları arasında Trabzon sancağına eyalet statüsü verildi ve Batum Eyaletiyle birleştirilerek Trabzon-Batum Eyaleti kurulmuş oldu. Bu eyalete Trabzon Eyaleti dendiği gibi “Eyâlet-i Batum nâmı diger Trabzon” adı da verilmekteydi.

Bu yeni eyaletle birlikte, Atina ve Laz kazaları birleştirilerek Gönye Sancağı oluşturuldu. Bu saha günümüzdeki Çayeli-Pazar arasındaki Kemer köyünden başlayıp Çoruh nehrinin ağzına kadarki sahayı ve güneyde Borçka’ya kadar Çoruh nehri boyunu kapsıyordu. Şimdiki Çxala (Borçka – Düzköy köyleri) vadisi ve Beğlevan (Güreşen köyleri) köyleri ile Gürcistan’daki Çoruh batısındaki köyleri de ihtiva ediyordu.

O zamana kadar Arhavi Kazasına bağlı bir köy olan Gönye neden mi sancak merkezi oldu? Gönye taa Roma zamanından kalma, aynı adlı oldukça büyük bir kaleye sahipti. Osmanlılar 16. yüzyılda bu kaleyi yeniden inşa ettiler ve bu geniş kale Doğu Karadeniz’in askeri üssü haline geldi, paşalar bu kalede ikamet ettiler.

Bununla birlikte, sancağa gerek resmi yazışmalarda gerekse yerli yabancı seyyahların notlarında Lazistan adının da verildiği görülmektedir.

Bu statü Tanzimat Fermanına değin bu şekilde devam etti. Tanzimat Fermanının yenilikleri arasında yer alan iktisadi ve idari maddeler gereği bölgede yeniden idari düzenlemeye gidilmesi zarureti ancak derebeylerin iknası ile 1851’de mümkün olabildi.

Bu tarihte eyalet sisteminden vilayet sistemine geçildi. İdari yapı mahalle, köy, nahiye, kaza, liva ve vilayet olarak belirlendi.

Bu değişiklikten hemen önce, 1828-1829 Osmanlı - Rus muharebeleri sonunda imzalanan Edirne Antlaşması (1829) ile Batum Sancağına bağlı Anapa-Faş arasındaki bölge Rusya’ya bırakılmıştı. Bu kayıpla iyice daralan Batum Sancağı, Gönye Sancağı ile birleştirilerek Batum merkezli olmak üzere “Lazistan Sancağı” kurulmuş oldu.

1876’da Lazistan Sancağı; Nefs-i Batum Kazası, Maçahel Nahiyesi, Livane (Artvin) Kazası, Acara-i Sufla Kazası, Çürüksu (Kobuleti) Kazası, Hopa Kazası, Arhavi Nahiyesi, Atina Kazası, Hemşin Nahiyesi, Acara-i Ulya Nahiyesi, Gönye Nahiyesi ve Heba (şimdiki Borçka’ya bağlı Karşıköy) Nahiyesi adlı idari birimlerden oluşmaktaydı.

1877-78 Rus Harbinde, bir sınır livası ve savaşın Kafkasya cephesini teşkil etmiş olması hasebiyle, savaştan en çok etkilenen yerlerden biri de Lazistan Sancağı oldu.

93 Harbi olarak bilinen bu savaştan sonra, yukarıda anılan birimlerden Batum Kazası, Maçahel Nahiyesi, Livane Kazası, Acara-i Sufla  Kazası, Çürüksu Kazası, Acara-i Ulya Nahiyesi, Gönye Nahiyesi ve Heba Nahiyesi ile Hopa Kazası’nın doğusu Abdülhamit tarafından bilmem kaç bin ruble karşılığında Rusya’ya terk edildi, yani satıldı. Geri kalan Hopa’nın Batısı, Arhavi Nahiyesi, Atina Kazası ve Hemşin Nahiyesi ile yeniden idari bir yapılanmaya gidilerek, Keskim (bölgede Makuf olarak bilinen şimdiki Yusufeli bölgesi) ve Rize-Çayeli civarları yeni kurulan Lazistan Sancağı’na dahil edildi ve sancak merkezi de Rize’ye taşındı.

Yani, kısacası Rize, Lazistanlığını Ruslara borçlanmış oldu. Lazistan yazan her yeri Rize diye düzelten zevata ilan olunur. 

Bu durum Cumhuriyet’ten sonra 20 Nisan 1924’de Lazistan Sancağı lağvedilip yerine Rize vilayetleri kuruluncaya kadar devam etmiştir. İyidere – Sarp arasını kapsayan bu vilayet, 20 Mayıs 1933’te Şavşat-Borçka-Yusufeli dolaylarını içine alan Artvin vilayeti ile birleştirilerek Çoruh Vilayeti kuruldu. Ancak bu durum da uzun sürmedi. 1936’da Çoruh vilayet merkezi Artvin’e taşınarak, Rize’de ayrı bir vilayet teşkil edildi. Bu dönemde Fındıklı dahil Sarpa kadarki sahil Artvin merkezli Çoruh vilayetine verilmişti. Ancak 1948’de Fındıklı ilçe yapılıp Rize’ye dahil edilerek günümüzdeki taksimat sağlanmış oldu.

Şu halde Tarihi Lazistan’ı Osmanlıdaki siyasi bir birim olarak değil de Lazların geleneksel olarak yaşadıkları ülke olarak kabul edersek, buranın Batı sınırının, Lazcanın konuşulurluğuyla paralel olarak, Kemer köyünden başlatmak gerekir. Doğu sınırı ise muhakkak ki Çoruh nehridir.

Bunun haricindeki, özellikle Gürcü milliyetçilerinin iddiaları gibi Lazistanı Trabzon’u da içine alacak şekilde ve hatta Samsun’a kadar uzatmak hiçbir tarihi gerçekle bağdaşmaz. Bunlar hüsnükuruntunun ötesine de geçmez.

6 Eylül 2015 Pazar

Lazca Sumexi "Hemşinli" Adı Üzerine

Bütün Hemşinlilerin anayurdu Rize'nin Hemşin, Çamlıhemşin ve Çayeli Senoz-Kaptanpaşa köyleridir, ki buraya Hemşin, bu memleketin insanlarına da Hemşinli denir. Hopa Hemşinliler dahil, batıda ve doğuda yaşayan bütün Hemşinliler çeşitli dönemlerde işbu Hemşin'den gitmedirler. Bu dağılma muhtemelen 18. yüzyılda yaşanmıştır.

Üç dere: Fırtına, Pazar (Pazoni) ve Senoz derelerinin havzasında yaşayan bu topluluk, doğal olarak denize açılma noktasında Lazlarla temas kurmuştur. Bu bölge ile doğrudan teması olan Lazlar, yani Ardeşenli, Çamlıhemşinli ve Pazarlı Lazalar, bu yöre halkına, yani Hemşinlilere Sumexi ve memleketlerine, yani Hemşin'e de Sumexiti derler. Aynı şekilde, Hemşinli kadınlara da Fırtına havzası halkı Sumexisa tabirini kullanır.
Daha iyi anlamak adına özetlersek,
Hemşinli             >> Sumexi
Hemşin               >> Sumexiti
Hemşinli kadın   >> Sumexisa
Yöremizin seçkin (!) tarihçilerinden Muzaffer Arıcı "Rize" adlı kitabında diyor ki, «Lazlar ki, onların da ataları Türk’tür, komşuları Gürcülere Gürcü, Megrellere Megrel, Türklere de Türkçe konuşanlara da SU MEĞHI derler, üç yel/üç kol/üç ok manasını taşır. Yani bu deyim Türkçe konuşanların tümüne şamil olup, Oğuz boyunun Üç oklar grubunu bize gösteren en kuvvetli delildir. Lazlara da mı böyle söyleyin diye baskı yapıldı?»
Muzaffer Bey'in iddia ettiği gibi değil tabii ki, Lazlar sadece Hemşinlilere Sumexi derler, Heşinlilerin Türkçe konuşması üzerinden gidip, bütün Türkçe konuşanlara Sumexi dendiği gibi bir genelleme yapmak yanlış olur. Çünkü herkes, Hemşinliler de dahil olmak üzere anadilleri Türkçe olan Hemşinliler ile Rizelileri birbirinden ayırırlar. Yöre tabiri ile Hemşinliler Hemşinlidir, Rizeliler Horum!
Sumexi'ye gelince, Muzaffer Bey bu kelimeyi Hemşinlilerin Ermeni olmadığına dair bir delil olarak sürer. Kendi etimolojisiyle, Sumexi'yi Lazca sum "üç" ve ixi "yel" ile açıklar ve nasıl başardığı belli olmasa da üç yel'i üç kol'a ve oradan Oğuzların meşhur Üç Ok'una bağlar (http://www.hemsinliyiz.biz/index.php/Thread/19654-Muzaffer-ARICI/).
Peki gerçekten öyle mi?
Etrafımızı biraz araştırınca, kelimenin Muzaffer Arıcı'nın söylediğinin tam tersine bir delil oluşturduğu ortaya çıkıyor. Kafkasya sahasında Ermeni adlandırmaları Lazca Sumexi kelimesi ile uyuşuyor. Gürcüler Ermenilere Somexi, Ermenistan'a da Somxeti diyorlar. Megreller de Somexi'yi kullanıyorlar Ermeni anlamında. Osetler Ermenilere Somix, Abhazlar ise Āş°āmāx̍ diyorlar. Avarlar da Ermenistan'a t͡s’amuq͡χː adı veriyorlar.
Kelimenin net bir etimolojisi  yapılamamış. Ekseri Gürcüce samxreti "güney" anlamındaki kelimeyle açıklanmaya çalışılmış, halk etimolokları tarafından. Fakat daha makul bir önerme Diakonoff tarafından yapılmış. Buna göre Fırat vadisinin üst taraflarını ifade eden ve bir dönem Proto-Ermenilerin Güney Kafkasyalı kabilelerle bir arada ya da komşu olarak yaşadıkları sanılan, Akadca Suxmu, Hititçe Zuhma adı verilen bölgenin isminden Somexi/Sumexi adının Güney Kafkasyalı halkların dillerinde korunmuş olduğu yönünde.

Sonuçta, aslında Lazlar Hemşinlilere Sumexi yani Ermeni diyorlar, kendi dillerinde. Lazların direkt temas kurdukları bu Ermeni toplumu gittikçe Hıristiyan Ermeni gruptan ayrılınca, Türkçe Ermeni kelimesini Ermeniler için, Lazca Sumexi kelimesini de sırf Hemşinliler için kullanır olmuşlar.  Bunun nedeni günümüzde artık Hemşinli ile Ermeni toplumlarının kökensel bir geçmiş yadsınamamakla birlikte, birbirinden oldukça farklı birer grup olarak var olmalarıdır.

30 Temmuz 2015 Perşembe

Zehirli Ballar Diyarından - Deli Bal ve Rhododendron


            Gel sevduğum kaçalum,
            Dağlar olsun evumuz.
            Her komardan bir yaprak
            Olsun kiremidumuz.

Tanınmış Alman bitkibilimci Karl Koch 1840’larda bitki derlemek üzere Trabzon Vilayetine gelir. Trabzon valisi neden geldiklerini sual edince, Koch, lisan-ı münasiple meramını şöyle anlatır: “Ülkemde Kral Hazretleri hasta, ülkemizin bilgeleri Lazistan dağlarının ebedi buz ve karla kaplı tepelerinde harika bitkiler olduğunu, eski kutsal bir kitaptan okumuşlar. Kendileri de bizi sağlıklarının geri gelmesi için gönderdiler.” Bu ifadeler o zamanlar Lazistan olarak bilinen eski Pontus’un bitki ve şifa yönündeki mistik şöhretini modern Avrupa’ya yeniden hatırlatmış olmalıdır.
Ünü Eski Yunanı aşıp, eski kutsal kitaplara kadar girmiş, Hollywood’a dayanmış Doğu Karadeniz dağlarının “efsanevi” alametifarikalarından en birincisi deli baldır.
Deli baldan etkilenmiş Roma askerleri.
2009 yapımı Sherlock Holmes adlı filmde, Holmes’i canlandıran Robert Downey filmin sonunda şöyle der: “Rhododendron ponticum nektarından elde edilen bir zehir var, Türkiye’nin Karadeniz kıyısında ölümcül felce sebep olduğu için kötü bir nam salmıştır. Yöresel adı deli balı hastalığıdır.” Filmde kötü adam Lord Blackwood, bu zehri kullanarak kendini ölü gibi göstermeyi başarır. Ancak keskin zekâlı dedektifimiz engin genel kültürü ile bu hileyi fark eder.
Her ne kadar, filmde bahsi geçen zehir, nabzı sıfıra indirip sizi dirilmek üzere öldürmese de, Karadeniz’de yetişen Rhododendron türlerinin hafif ya da orta şiddette zehirlenmelere neden olabildiği bir gerçektir. Zehirlenmeye grayanotoksin denen bir zehir sebep olur. Toksin, iskelet ve kalp kası, nöronlar ve merkezi sinir sistemini etkiler. Doza bağlı olarak grayanotoksin alımını takiben birkaç dakika ile 2-3 saat içinde tükürük salgısında artış, kusma ve özellikle ağız çevresi ile uzuvlarda uyuşma baş gösterir. Daha sonra tansiyonda düşme ve kalp ritminde azalma gerçekleşir. Ciddi zehirlenmelerde koordinasyon bozukluğu, bilinç değişikliği ve nöbet görülebilir. Kalp kapakçıklarında ileti bozukluklarına bağlı kasılmalar görülebilir ve kalp atım sayısının normalden aşırı bir şekilde artması durumu gelişebilir. Semptomlar genel olarak 24 saatte geri döner.
Grayanotoksin, bitkinin yaprak ve çiçeklerinde bulunur. Bu çiçeklerin nektarından elde edilen balda da söz konusu toksin fazlasıyla mevcuttur. Bu bal, Sherlock Holmes’un da dediği gibi, deli bal namıyla meşhurdur.
Deli bal ile ilgili en eski kayıt, Xenophon’a (MÖ 430-354) ait. MÖ 400’lerde kaleme aldığı Anabasis adlı savaş seyahatlerini anlattığı kitabında, Xenophon, Persia dönüşü, Trabzon civarında başlarından geçen bir olayı anlatır:
“Bu köylerde onları şaşırtan bir tek şeyle karşılaştılar: Birçok kovan vardı ve bu kovanlardaki peteklerden bal yiyen askerler kustular, ishal oldular ve içlerinden hiç biri ayakta duramıyordu; az yiyenler körkütük sarhoş olmuş insanlara, çok yiyenlerse azgın çılgınlara, hatta can çekişen insanlara benziyorlardı. Bu durumda birçoğu bir bozgun sonrasındaymış gibi yere serilmiş büyük bir umutsuzluk başlamıştı. Ertesi gün kimsenin ölmediği görüldü ve sarhoşluk yaklaşık olarak bir gün önce başladığı saatte geçti. Üçüncü ve dördüncü gün müshil almış gibi bitkin düşmüş halde ayaklandılar.”
Aristotales’e (MÖ 384-322) isnat edilen De Mirabilibus Auscultationibus adlı esere göre, Pontus’ta arılar, sağlıklı bir insanı deliye çevirebilen, şimşir ağacından sert kokulu bir bal yaparlarmış. Bu kayıtta deli balın şifalı özelliğine de değinilir ve söz konusu balın epilepsi tedavisinde kullanıldığı belirtilir.
Plinius (MS 23-78), Naturalis Historiae adlı dünyanın ilk ansiklopedisi sayılan 37 kitaplık eserinde deli baldan birkaç kez bahsedilmektedir. Plinius, Pontus’u “zehirli ballar diyarı” olarak nitelendirmesine bakılırsa, Xenophon’un anlattığı hikâyenin Eski Yunan’da oldukça popüler olduğu anlaşılıyor.
“Arıların yiyeceği o kadar önemlidir ki bu yüzden balları bile zehirli olabilir. Pontus’ta Herakleia’da aynı arılardan olan ballar bir kaç yıl sonra öldürücü olurlar. Otoriteler bu balların hangi çiçeklerden yapıldığını açıklamamışlardır. ... Bir çeşit bal daha vardır ki, aynı Pontus bölgesindeki insanlar arasında yaygındır ve meydana getirdiği çılgınlığa maenomenon denir. … Balmumunun en iyisi Punic olarak adlandırılır. Aslında çok sarıdır, ama zehirli ballar diyarı Pontus’ta üretilmektedir.”
Mainómenon Yunancada “kızgın, çıldırmış” demektir.
Deli bal hakkında en ilginç hikaye Amasyalı Strabon’a (MÖ 64-MS 24) aittir. Strabon, Geographica adlı eserinde deli bal hakkında enteresan bir olay nakleder:
“Heptakometler, Pompeus’un ordusu dağlık ülkeden geçerken, üç Roma bölüğünü imha etmiştir. Bunlar, ağaç dallarındaki peteklerden elde edilen deli balı kâselere koyup yol üzerine bıraktılar ve askerler bunu yiyip de bilinçlerini kaybedince, onlara saldırarak kolayca hepsini saf dışı ettiler.”
Bazı araştırmacılar, bu şekilde kullanılan deli balı, tarihin ilk biyolojik silahı olarak kabul etmektedirler.
Mistik bir doğu efsanesi olarak, sevilerek anlatılan, Medea ve Arganotlar hikayesi ile gizemi daha da ürkütücü bir hal alan zehirli ballar diyarı Pontus ve Doğu Karadeniz’in ve ballarının, üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen, hala aynı şöhretini koruyor olması oldukça istikrarlı bir “geleneksel arıcılık” faaliyetine işaret ediyor.
Eski Yunan ve Romalılar balı çıldırtan bitkiyi her ne kadar yanlış tespit edip, şimşiri suçlamışlarsa da kadim zamanın arıcılarının soyundan gelen Karadeniz’in şimdiki arıcıları, ataları kadar iyi tanıyorlar bu bitkiyi.
Mşkeri - Rhododendron ponticum 
Bilim çevresinde Yunanca adıyla tanınan Rhododendron (rhodon ‘gül’ ve dendron ‘ağaç’ demektir) Türkçede daha ziyade ormangülü olarak bilinir. Lazcasıysa mşkeri'dir. Halk ağzında, her dem yeşil, mor çiçekli R. ponticum türüne kafil/kuful (Vakfıkebir), kara ağu (Giresun), zelenika (Kırklareli) ağugülü / ağu (Bartın) ve Doğu Karadeniz’de komar adı verilir. Ağu adı zehir anlamındaki ağı ile aynı kelimedir. Komar kocayemiş olarak bildiğimiz Arbutus unedo adlı çalının Yunan dilindeki isminden Türkçeye geçmiştir: κούμαρο kúmaro. R. Ponticum Türkiye’deki en yaygın Rhododendron türüdür; Istranca-Çatalca Bölümü ve Karadeniz Bölgesi’nin Karadeniz’e bakan rutubetli yamaçlarında yetişir.
R. luteum yani Lazcasıyla yeli, en yaygın ikinci türdür. Çatalca-Kocaeli Bölümü, Karadeniz Bölgesi ve İç-Batı Anadolu Bölümü’nde yetişir. Çiçekleri sarıdır ve kışın yaprak döken ender türlerdendir. Halk arasında sarı ağu (Bartın) olarak bilinen bu türe, Doğu Karadeniz’de zifin/cifin/çifin/sifin/zifina ve Artvin’de yel adı verilir. Zifin Yunanca, yel ise Gürcücedir. 
Yeli -Rhododendron luteum
Bitkinin endemik bir türü olan R. Caucasicum, Kafkas dağ silsilesinin devamı olan Doğu Karadeniz Bölgesi ve Erzurum-Kars Bölümü’nde, yaylalarda yetişir. Çiçekleri beyaz, kendisi bodur bir türdür.
Sadece Doğu Karadeniz dağlarında yetişen kırmızı çiçekli R. smirnowii ve beyaz çiçekli, R. ungernii nadir görülen türlerdir. Sonuncusunun yapraklarının altı beyaz tüylerle kaplıdır ve körpe filizleri oldukça yapışkan bir özsu salgılar. Beyaz çiçekli bu iki türe Lazcada mşkerikçe adı verilir.
Mşkerikçe - Rhododendron ungernii
Bu türlerden başka, hibritler de kayda geçmiştir. Sadece Doğu Karadeniz Bölgesinde tespit edilen bu hibritler yukarıda saydığımız türlerin çaprazlaması ile oluşmuşlardır: Rhododendron x davisianum (R. smirnovii x R. caucasicum), Rhododendron x filidactylis (R. ponticum x R. ungernii), Rhododendron x rosifaciens (R. smirnowii x R. ungernii), Rhododendron x sochadzeae (R. ponticum x R. caucasicum).
Yerel arıcılara göre arılar zifin ağacına konmaz, ondan nektar almazlarmış. Bu yüzden deli bal komar ağacının nektarından kaynaklanır. Eski zamanlarda komar çok sık yetiştiği için, Mayıs sonlarında komar çiçeği mevsimi bitince kovanlar sağılır ve komar balı diğer ballardan ayrılarak saklanırdı. Bunu zehirlenmekten korktukları için değil, taze bal yemek ve asıl bal zamanı olan kestane balına kovanda yer ayırmak için yaparlardı. Ayrıca komar balının kendine has rayihası ve tadı da komarla diğer balların karıştırılmaması için geçerli bir sebepti.
Yörede bal tutması denen zehirlenme uyuşma, kusma, halsizlik ve baygınlık ile kendini gösterir. Bir-iki gün sürer ve etkisini kaybeder. Ekseri taze bal yenirse bal tutar, Plinius’un belirttiğinin aksine beklemiş balın tutmadığına inanılır.
Geleneksel olarak bal tutmasında kişi soğuk su ile yıkanır. Bal tutmasının panzehirinin soğan olduğu söylenir. Arıcıların iddiasına göre, baş soğanı çiğ olarak yemek bal tutmasını çabucak iyileştir!

Günümüzde deli bal ilaçlık olarak satılmakta ve dünyanın her yerinden alıcı bulmaktadır. Avusturalya’da yaşanmış bir deli bal zehirlenmesinde, zehirlenmeye sebep olan balın Karadeniz’den edinildiği bildirilmiştir. Aslında Rhododendron türlerinin çok az bir kısmında söz konusu toksin yok. R. ponticum ve R. luteum’den başka, ABD’de Oregon’dan Güney Kaliforniya’ya kadar olan bölgede yetişen Rhododendron occidentale, yine British Columbia (Kanada) ve Kaliforniya’da bulunan Rhododendron macrophyllum ve British Columbia, Kolorado ile Oregon’da yetişen Rhododendron albiflorum grayanotoksin üreten diğer türlerdir. Bununla birlikte, botanik parklarda ve bitki koleksiyonlarındaki R. ponticum’ların da bazı zehirlenmelere sebep olduğu tespit edilmiş. Sadece çiçeklerinden değil, yapraklarından da yiyen hayvanlarda zehirlenmeler ve hatta ölümler gerçekleştiği kayıt altına alınmış. Bir botanikçinin tek bir damla komar nektarından ötürü zehirlendiği bile kayıt altındadır! Bununla birlikte, çocukken komar çiçeklerini afiyetle yediğimizi çok iyi hatırlıyorum. Yapraklarını da çekinmeden çiğnerdik. Hatta açık ateşte ekmek pişirirken ekmeği külden korumak için komar yaprakları örtülürdü. Keskin kokulu zifin çiçeklerinden de çocuk başımıza kolonyalar yaptığımızı hatırlarım. Duyduğuma göre mor ormangülünden reçel de yaparlarmış. Ben yakıştırırım!

23 Nisan 2015 Perşembe

15-16. Yüzyılda Laz Nüfusu, İslamlaşma ve Devletsizlik Üzerine

Aşağıdaki tabloyu iyice inceleyin.


Burada 15. ve 16. yüzyılda dört tapu tahrir defterinden elde edilen veriler ışığında Atina Nahiyesi (yani Pazar, Ardeşen ve Çamlıhemşin’in Laz köyleri) ile Laz Nahiyesi’nin (yani Fındıklı, Arhavi, Hopa, şimdi Gürcistan sınırları içerisindeki Gonia ve Borçka’nın Çxala olarak bilinen Laz köyleri) ortalama nüfus bilgileri yer alıyor.

Bu rakamlar aslında Lazların neden siyasi bir örgütlenme oluşturamadıklarının, neden Lazcanın edebi bir dil kuramadığını ve bu gibi aklımıza takılan pek çok sorunun da yanıtını barındırıyor. Ama yine bu rakamlar Lazların İslamlaşma sürecini de net bir şekilde ortaya koyuyor.

Bu Tapu Tahrir defterlerinden ilki 1486 tarihli ve Fatih Sultan Mehmed’in oğlu II. Bayezid dönemine ait. Burada Lazların yani Lazistan’ın nüfusu (tekrar hatırlatayım, bu rakamlar net değil, ortalama rakamlardır) 19.206 kişiden ibaretti. Bu nüfusun 12.071’i Atina Nahiyesi’nde bağlı 25 köyde yaşıyordu. Bu dönemde Lazların henüz Müslüman olmadıkları görülüyor, zira Atina nüfusunun %97,5’ini oluşturan Hıristiyanların nüfusu 11.773 kişiydi. Müslümanlarda 298 kişi ile Atina nüfusunun sadece %2,5’ini oluşturuyorlardı.

Bu Müslüman nüfus içerisinde Osmanlı bürokrat ve askerlerinin ağırlıkta olduğunu, ancak ihtida etmiş Lazların da buna dahil edilebileceğini söylemek doğru olacaktır. Zira sonraki kayıtlarda artan ihtidayı net bir şekilde takip edebilmekteyiz. Yani Lazlarda İslamlaşma 1461’de Trabzon’un Osmanlı’nın eline geçmesini takiben başlamış olmalı.

Atina Nahiyesi’nden köy sayısı olarak çok olmakla birlikte daha az nüfusa sahip Laz Nahiyesi’nde ise 31 köyde toplam 7.135 kişi yaşıyordu. Bunların %98,73’üne tekabül eden 7.045 kişi Hristiyan, sadece % 1,26’sına denk gelen 90 kişi ise Müslüman’dı.

Bu tahrirden 29 yıl sonrasına ait 1515 tarihli, Yavuz Sultan Selim dönemine ait defterde bütün Lazistan’ın nüfusu 34.849 kişiden oluşuyordu. 1515’te Atina Nahiyesi’nin nüfusu 34 köyde yaşayan 19.752 kişiydi ve bunların da %88’i Hristiyan (17.449 kişi) ve % 11,6’sı Müslüman (2.303 kişi) idi.

Laz Nahiyesi’nde de 48 köyde 15.097 kişi yaşıyordu. Bunların %95’inden çoğu (14.375 kişi) Hıristiyan ve %4,78’i (722 kişi) de Müslüman idi.

İlk defterle ikinci defter arasında nüfusta genel bir artış olduğu görülüyor. Bunun sebebi, köy sayısındaki artış da dikkate alınırsa, birinci defterde yazılmayan bazı köylerin 1515’te tahrire dahil edilmiş olmalıdır.

1515’ten 5 yıl sonra muhtemelen Kanuni Sultan Süleyman’ın saltanatının ilk yılına ait 1520 tarihli defterde nüfusta ciddi bir değişikliğin olmadığı görülüyor.

Yine Kanuni saltanatının son dönemlerine ait 1554 tarihli tapu tahrir defteri, son tahrirden 34 yıl sonrasına aittir. Bu defterde ciddi bir nüfus kaybı söz konusudur ve Müslüman ve Hristiyan nüfüsunun özellikle Atina’da gittikçe birbirine yaklaştığı görülmektedir. Bu dönemde Lazistan’ın toplam nüfusu 28.207 kişidir. Bunların 16.769 kişisi 36 köyden oluşan Atina Nahiyesi’nde yaşıyorlardı. Bu kişilerin %49,5’i Hıristiyan (8.304 kişi), ve %50,5’i (8,465 kişi) de Müslümanlardan oluşmaktaydı. İlk kez Müslüman nüfusun çoğunluğu oluşturduğunu burada görüyoruz.

Laz Nahiyesi’ndeyse 56 köyde toplam 11.438 kişi yaşıyordu. Bunların %81’i Hristiyan (yani 2.157 kişi) ve %18,85’i (yani 9.281 kişi) Müslüman idi.

30 yıl önce %11 olan Müslüman nüfusu, ne değişti de birden bire %50’yi de geçmiştir? Muhtemelen Kanuni dönemindeki göreceli refah, ispenç vergisi, azıcık da işinde ehil hocalar… Bu arada bölgenin ileri gelen sülalelerinin de statülerini kaybetmemek için ihtida etmiş olmaları da muhtemel. Tüm bunlar birleşince hızlı bir İslamlaşma sürecini başlatmış olmalı.

Bazılarının duymak istediklerinin aksine bu sürecin kanlı olduğunu gösteren – bazı Gürcü papazların rüyalarından başka – bir emare de yoktur elimizde.

İslamlaşmanın kuşaklar arasında hem dikey hem paralel bir genişleme gösterdiği görünüyor. Örneğin Mixal Felergiva’nın oğullarının birisinin Mustafa diğerinin Yorgi; Yorgi’nin çocuklarının da Süleyman ve Yusuf olduğu, Mustafa’nın çocuklarının ise birinin Kostandin diğerinin İskender oluğu birçok aile, tapu tahrir defterlerinde gözlemlenmektedir.

Kuşkusuz İslamlaşma makbuldü, ama Hristiyan kalanlara iddia edildiği gibi çok ağır bir baskı olduğunu söylemek zordur. Zaten İslamlaşma sürecinin 1461’de başlayarak 1700’lere kadar uzanması bu sürecin zaman zaman hızlansa da ne kadar yavaş gerçekleşip sonuçlandığını gösteriyor.

1615’te Makriyali civarını gezen Fransız kökenli Katolik misyoner Louis Grangier şöyle demektedir: “Bu civarlarda ya Hristiyanların ilerlemiş yaşlarını bahane ederek ya da onlara ellerinden geldiğince yardım ederek, onları inançlarını bırakmaktan döndüren Türklerle de karşılaştığımıza inanmak zor olabilir. Hatta bazen bunların arasından ayine sanki Hristiyanmışçasına gönülden katılanlarını gördüm.”

Grangier'in “Türk” adını Müslüman anlamında kullandığını hatırlatalım. Hristiyan ve Müslüman Lazların bir arada yaşadığı yaklaşık 350 yılın sonunda bütün Lazlar Müslüman olmuşlardır.

İslamlaşma bir tarafa, bu tablo Lazca ve Laz tarihi hakkında da bazı önemli veriler sunuyor.

Lazların büyük bir şehir kuramadıkları için şehirlileşemedikleri, şehirlileşemeyen Lazcanın bir edebi dil, bir ticaret dili, bir din dili kuramadığı, Lazların bir yönetici sınıf oluşturamadıkları, bu sebeple de siyasi örgütlenmeler kuramadıkları zira bunların hepsini yapmaya gerekli nüfus potansiyelinin olmadığını söyleyebiliriz (bu metinde Megrelleri ayrı tuttuğumu belirteyim). Bu durumun sadece 15-16. Yüzyıllar için değil, mesela Procopius’un anlattığı Lazistan bölgesi için de tamamen geçerli olduğunu söylemek durumundayım.

Procopius 550’lerde, şimdiki Lazistan’ı anlatırken şöyle der: “Rhizeum’un ilerisinde Romalılar ve Laziler arasında uzanan ve özgür insanların yaşadığı bir bölge vardır. Burada Athenai (şimdiki Pazar, yani Atina) adında bir köy bulunur… Bunun ilerisinde Arkhabis (şimdiki Arhavi) ve Apsarus (şimdiki Gonia civarı) vardır.”

Procopis buranın yerli halkı hakkında bilgi vermez ama “Roma İmparatoru Traianos zamanında roma müfrezelerinin bulunduğunu” söyler ve ekler “ama şu anda orada ne Roma’ya ne Lazi kralına bağlı kişiler yaşıyor. Aslında Laziler onların Hristiyan olduklarını söyler. İnsanlarla barış ve dostluk içerisinde yaşamak istedikleri için, ülkeler arasında yolculuk etmek isteyenlere refakatçi verirler.”

Hasılı, bu kralsızlık, yani bu anarşist ruh, şimdiki durumumuzun müsebbibi gibi görünüyor.
Konuya dair daha geniş bilgi için Wolfgang Feurstein'in "Der sprachliche Reichtum der Kolchis" adlı eseri ve Hanefi Bostan'ın "XV-XVI. Asırlarda Trabzon Sancağı’nda Sosyal ve İktisadi Hayat" adlı eserleri incelenebilir.

                                                                                          İrfan Çağatay Aleksiva

12 Mart 2015 Perşembe

Yeni Bilgiler Işığında İskender Chitaşi


İskender Chitaşi, Bakü 1930
İskender Tzitaşi, Iskender Ǯitaşi Rusça: Искандер Циташи Теймуразович İskander Tsitaşi Teymurazoviç (d. Ekim 1904 Viçe - Osmanlı İmparatorluğu — ö. 22 Haziran 1938 Tiflis - Gürcistan SSC) Laz Dilbilimci, eğitmen, yazar ve aktivist.
İlkokula Viçe (Fındıklı)'de başladı. Rusya'da gurbetçilik yapan babasının ve amcasının yanında giderek tahsiline burada devam etti. İlk öğrenimini Rusya'nın değişik şehirlerinde; Batum, Kutaisi ve Voronej'de tamamladı. Komünist olan amcasının da etkisiyle bu fikre gönülden bağlanmış ve bütün hayatını idealist bir Komünist olarak yaşamıştır. Birinci Dünya Savaşıyıllarında, yaşı küçük olmasına rağmen amcasıyla birlikte Kızılordu'ya girdi. 1921'de Mamisson Geçidi harekatına katıldı. 3. ve 2. topçu alaylarında savaştı.
1922'de askerlik yaşı tutmadığından ordudan terhis edildi ve tahsil için Moskova'ya gönderildi. Burada ve Kafkasya'da pek çok Pioner teşkilatının kuruluşunda yer aldı. 1924'te Gürcüstan Komsomolunun Merkezi Komitesi Chitaşi'yi Güney Osetya’ya Pioner teşkilatı oluşturmak için gönderildi, orada 1927'yılına kadar vilayet Pioner bürosunun başkanı ve vilayet komitesi bürosunun üyesi olarak kaldı. Aynı yıl Gürcüstan Lenin Komünist Gençler İttifakı (LKGİ) Merkezi Komitesi Chitaşi'yiAcaristan'a Lazlar arasında çalışmaya göndermiş, burada Vilayet Komitesinin Zaçoroh (Çoruh'un batı bölgesi) ilçesinde eğitici, sonraysa Gürcistan LKGİ Acaristan Vilayet Komitesinin informasyon şubesi müdürü ve ajitasyon-propaganda şubesi müdür muavinliği görevinde çalıştı.
1928'de Vilayet Komitesi Chitaşi'yi Bilimsel Araştırmalar Doğu Halkları Milli ve Etnik Medeniyetler Enstitüsü'ne yüksek tahsil için gönderdi ve burada aspirant (Lisans üstü) oldu. Enstitüde Nikolay Marr'ın derslerini takip etti ve bizzat onun rehberliğinde Lazca çalışmalarına katıldı. Marr'ın Yafetoloji adını verdiği dilbilim kuramı üzerine çalıştı.
Chitaşi'nin Azerbaycanlı eşi Yusufzade-Chitaşi

1929 yılının yazında Gürcistan Komünist Partisi Vilayet Komitesinin milli azınlıklar sektörü Chitaşi'yi, Türkiye'ye kitleler halinde göç eden Abhazya Lazının göçünü durdurmak amacıyla Lazlar arasında çalışmak üzere görevlendirdi.
1929 başında Gürcistan ve Abhazya'daki Lazlarla birlikte Nikolay Marr'ın analitik yöntemi model alınarak, değiştirilmiş Latin karakterlere sahip, ilk Lazca alfabeyi hazırladı. Bu alfabenin kullanıldığı, Lazcanın ilk gazetesi Mçita Murutsxi (Kızıl Yıldız)'yi, Muhammet Vanlişi, Rıza Bibinoğlu, Helim Hazirişi ve Nazım Kurtoğlu ile birlikte 7 Kasım 1929 Perşembe günü yayınladı. Bizzat Mustafa Kemal'in emriyle Türkiye'ye sokulması yasaklanan gazete, Türkiye'den gelen tepki üzerine ikinci sayıdan sonra kapanmıştır.
1930 Mayısında Sovyet Doğu Halkları Enstitüsü'nde tekrar tahsile başladı. Bu dönemde Hasan Xelimişi, Mehmet Aşık gibi Laz gençleriyle tanıştı.
1931 yılı Ocağında Bilimler Akademisi Başkanlık Heyetinin kararı ile Tiflis şehrine, Kafkas Tarih-Arkeoloji Enstitüsü'ne gönderildi. Burada Kafkas Tarih-Arkeoloji Enstitüsü'nün Transkafkasya Tarih-Arkeoloji Enstitüsü'ne, sonra Kafkasoloji Enstitüsüne, daha sonra ise SSCB Bilimler Akademisi Transkafkasya Şubesi'ne çevrilmesine katıldı. Burada 1. dereceli araştırmacı unvanını aldı.
Mç̆ita Muruʒxi gazetesinin Türkiye'ye
sokulmasını yasaklayan Atatürk imzalı
bakanlar kurulu kararı.

Transkafkasya Şubesi'nin kararı ile Azerbaycan’ın talebi doğrultusunda Bakü’ye Azerbaycan Dil, Edebiyat ve Sanat Enstitüsü'ne araştırmacı ve aspirantlara dilbilim eğitmeni olarak gönderildi.
Burada 4 Ocak 1933 yılına kadar çalıştıktan sonra 15 Ekime dek, Bilimler Akademisi Transkafkasya Şubesi Azerbaycan Bölümünde önce dil seksiyonunun, sonra dil sektörünün başkanlığını yaptı.
Tümbirlik Komünist Partisi Transkafkasya Komitesi'nin okul birimi kararı ile 1933 Aralık ayında Lazca ders kitapları hazırlamak üzere Sohum'a gitti. Burada üç ay çalışarak ilk Lazca ders kitaplarını hazırladı.
Aynı yıl Bakü'ye dönerek Kafkasoloji Enstitüsü'nde çalışmaya başladı. 1935 yılının Mayısından 1936 yılının Mayısına kadar aynı enstitünün Lazoloji Seksiyonu'nun başkanı ve dil sektöründe de araştırmacı olarak çalıştı.
Bu arada Enstitü bünyesinde Dağıstan dilleri olan Tsakhur ve Udi dilleri için alfabeler hazırladı.
Chitaşi en büyük politik destekçilerinden Nestor Lakoba'nın Aralık 1936'da ölümünden sonra, Gürcistan'ın önde gelen bilim adamalarıyla Laz dili ve Laz sorunu hakkında fikir ayrılığına düştü ve istenmeyen adam durumuna geldi. Özellikle meslektaşı olan ve aynı enstitüde birbirlerine rakip olarak çalıştıkları Arnold Çikobava (1898-1985) ile olan gerginlik giderek büyüdü. Gürcistan’ın en saygın akademisyenlerinden biri olmakla birlikte Lazcaya özel bir ilgi duyan Çikobava Lazcanın edebi bir dil olarak yaşatılması ve Latin kökenli Lazca alfabe konularında Chitaşi ile taban tabana zıt düşmüştü. Çikobava, Lazcanın "ev dili" olarak kalmakla birlikte, Lazlar için edebi dilin Gürcüce olmasını, Lazcanın yazılacaksa Gürcü Alfabesi ile yazılması gerektiğini ve Latin alfabesinin terk edilmesini savunuyordu.
Bu gerginlik Gürcü milliyetçiler ve onların politik bağlantıları ile İskender’in arasını açmıştır. Özellikle alfabe konusundaki fikir ayrılığı o dönem SSCB'deki konjonktürün de bir yansımasıydı. Abhazya’da 1926’da Nikolay Marr tarafından oluşturulan Latin temelli Abhaz alfabesi revize edilerek 1938'e kadar kullanılmış, aynı yıl Gürcü bilim adamlarının baskısıyla değiştirilerek yerine Çikobava ve ekibinin hazırladığı Gürcü Alfabesini getirildi. Sovyetlerde Alfabenin Latinleştirilmesi 1922 yılında başlayan bir eğilimdi ve 1936’da bu politikadan vazgeçilinceye dek Sovyetler'deki pek çok azınlık dili için Latin alfabeleri oluşturulmuştu. 1936’dan sonra bu alfabeler Kirillerştirildi. Ancak Gürcistan kendi hakimiyet alanında Kirilleştirme yerine Gürcüleştirmeyi başardı. Bunda Gürcistan'ın Sovyet iktidarındaki özel konumu, Stalin ve Beria'nın Gürcü olması gibi faktörler etkili olmuştur.
Muhtemelen bir tehlike olarak gördüğü Chitaşi'yi ortadan kaldırmak üzere Çikobava'nın talebi ve Beriya'nın emriyle Chitaşi hakkında 10 Haziran 1938'de, Stalin ve Molotov imzalı "Gürcistan SSC’nde SSCB Yüksek Mahkemesi Askeri Heyeti tarafından yargılanmaya tabi kişiler listesi"ne alındı.
21 Haziran 1938’de Troyka'da yargılandı idam cezasına çarptırıldı, cezası 22 Haziran Çarşamba günü Tiflis'te infaz edildi.
Mahkeme tutanağında Chitaşi'nin ölüm cezasına çarptırılmasına sebep olan suçu "İncelenen dosyalar, kişinin Abhazya'daki Laz halkı arasında casus, isyancı, terörist, yönlendirici faaliyetler yürüten bir organizasyonun aktif üyesi olduğu yönündeki suçlamaları haklı çıkarmaktadır. Bu organizasyonun ilerideki lideri olan kişi, Türk istihbaratı yararına yönlendirici, zarar verici ve casus faaliyetler yürütmüştür." şeklinde açıklanmıştır. Tutanağa "Kişi suçunu kabul etmiştir." notu düşülmüştür.
“Büyük Terör” olarak adlandırılan 1936-38 döneminde Gürcistan SSC'de özellikle Abhazya kökenli 43 Laz aynı ya da benzer gerekçelerle idam edilmiştir.
Mç̆ita Muruʒxi gazetesinde kullanılan Lazca alfabe.

Lazuri Alboni (Laz Alfabesi)
Chitaşi 1929 yazında ilk Lazca dil kurultayını Abhazya'da toplamış ve burada Nikolay Marr'ın geliştirdiği analitik yöntemle Latin alfabesi esaslı ilk Lazca alfabeyi oluşturdu. Ancak bir yıl sonra, bu alfabeyi Türk ve Azeri alfabelerini de dikkate alarak revize etmiş ve ölümüne kadar SSCB'de gerek ders kitaplarında gerekse Laz okullarında okutulan alfabeyi geliştirmiştir. Bununla birlikte, Çikobava gibi Gürcü bilim adamları, bu alfabeyi görmezden gelerek Gürcü alfabesini kullanmışlardır.

Mç̆ita Muruʒxi gazetesinin 1. sayısı, 1929.
Mç̆ita Muruʒxi Gazetesi (Kızıl Yıldız)
Chitaşi'nin Muhammet Vanlişi, Rıza Bibinoğlu, Helim Hazirişi ve Nazım Kurtoğlu ile birlikte Abhazya'nın Sohum kentinde, Abhazya Komünist Partisi Merkez Yürütme Kurulu'nun yayın organı olarak çıkmaya başlayan gazete, Lazcanın da ilk gazetesidir. Sadece iki sayı yayınlanabilen gazetenin birinci sayısı 7 Kasım 1929 Perşembe günü, İkinci sayısı ise Aralık 1929'da çıkmıştır. Bizzat Mustafa Kemal'in emriyle Türkiye'ye sokulması yasaklanan gazete, Türkiye'den gelen tepki üzerine ikinci sayısından sonra kapanmıştır.

Mç̆ita Lazistani (Kızıl Lazistan) Kolhozu
Abhazya'dan kitleler halinde göç eden Lazlara iş imkanı sağlamak üzere Oçamçire yakınlarındaki Skurça vadisinde kurulmuş bir kolhozdur. Bu kolhozun bir benzeri Abhazya'daki Bzip Vadisinde de kurmuşlardır. Chitaşi'nin kurucularından olduğu kolhoz bir süre sonra dağılmıştır. Kolhoz adından ötürü Türkiye istihbaratı tarafından tehdit olarak görülmüş ve bazı ajanlarla kolhozun dağıtılması için çalışmıştır.
Laz Okulları
Abhazya'da ve Acaristan'ın Sarpi köyünde 1933'te açılıp aralıklarla 1936'ya kadar Lazca eğitim veren okullar. Bu okullarda Chitaşi ve ekibi tarafından hazırlanmış Lazca ders kitapları okutulmuştur. Okullar Gürcistan'ın baskısıyla bazı şahitliklere göre "bu kadar Lazca öğrendiğiniz yeter, artık biraz da Gürcüce öğrenin" diyerek Gürcüceye dönüştürülmüştür.
Lazca Ders Kitapları
Alfabe kitabı "Alboni" 1935
Chitaşi ve ekibinin 1932-1937 yılları arasında Laz okullarında okutulmak üzere hazırladığı ders kitapları şunlardır:
* 1932 Çquni Çhara – Albonişi Supara (Yazınımız - Alfabe Kitabı): Laz çocuklarına anadillerinde okuma-yazma öğretmeyi amaçlayan bir kitaptır. İlk Lazca ders kitabıdır.
* 1933 Oxesapuşi Supara (Hesap Kitabı): Rus matematikçi ve pedagog Natia Popova’nın aynı adlı Rusça ders kitabından çevirisidir. Bazı bölümler İskender tarafından eklenmiş ve Lazcaya çevrilmiştir. İki ciltten oluşan kitap 1. ve 2. sınıflar içindir.
* 1935 Alboni (Alfabe): Laz alfabesini öğretmeye yönelik bir alfabe kitabıdır.
* 1937 Okitxuşeni Supara (Okuma Kitabı): İlkokul 2. sınıfları için hazırlanmış bir ders kitabıdır. “Hayat bilgisi” muadili olan ders konularını içerir. Kitap iki cilt olarak yayımlanmakla birlikte günümüze sadece 2. cildi ulaşmıştır, 1. sınıflar için hazırlandığı anlaşılan 1. cildi ise kayıptır.