10 Kasım 2018 Cumartesi

"Şanguli" Adı Üzerine

Günümüzde Ardeşen’e bağlı, Fırtına Deresinin doğusunda, yeni adı Doğanay adlı bir köy vardır. Burası hakkındaki en eski kaynak 1681 yılına ait bir avarız defteridir. Bu defterde شانغول Şānġūl şeklinde anılan köy, Yanivat ve Dutxa ile birlikte Zğemi köyüne bağlı bir mahalle olarak gösterilir: Ḳarye-i Ẓġām-i zīr ve bālā maa maḥalle-i Ṭūtḫā ve Şānġūl ve Yānivāt tābiʽ Ātīna.

Bundan sonraki kayıtlarda, artık Şānḳūl (شانقول) köyü Atina kazasına bağlı bir köy olarak anılagelir (Atina kaza merkezi şimdiki Pazar kasabasıdır).

Bir kaç arkadaşım ve bazı meraklıları Şangul kelimesinin anlamını bana sordular. En sonunda bu konu hakkında kısa bir yazı kaleme alıp, hepsine topluca bir cevap vermeye karar verdim. Bu kelime hakkındaki bildiklerim şöyledir.

Evvela Şanguli adı 17. yüzyıl başlarında yazıya geçmiş, Megrelya’da kullanılan bir antroponim (insan ismi) olarak da bilinmektedir. Eski Lazika Eparklığının 4 episkoposluk merkezinden biri olan ve 8-10. yüzyıllarda Gürcü kilisesine bağlanan Tsaişi manastırının kayıtlarında 17. yüzyılda Şangulia soyadlı 6 kişi kayıt altına alınmıştır. 1616-1621 yıllarına ait başka bir kilise kaydında yine Şangulia soyadlı kardeşlerden bahsedilmiştir. 17. yüzyılın ilk çeyreğinde Megrel Prensi II. Levan Dadiani’nin hizmetinde çalışmış Kaixosro Şangulia adlı bir kişi de günümüze ulaşan kayıtlarda anılmaktadır. Son olarak, bu soyadına Şanglaia formunda da rastlanmaktadır. Megrelcedeki Şangulia soyadı önceden bir lakap olarak ortaya çıkmış olmakla birlikte, sonradan soyadı (gvari) olarak kullanılmış olmalıdır.

Şangulia soyadındaki –ia unsuru Megrellere has bir soyadı (gvari) yapma ekidir. Geriye kalan Şangul- gövdesini şang- kökü oluşturur ki, Megrelcede şangi “siyah” anlamına gelir (şangiş peri).  Alio Kobalia Megrelce sözlüğünde şangi/şange/şagi kelimesini "siyah, bakır çalığı; esmer" şeklinde açıklamıştır. Bu kökten türemiş kelimeleri şöyle sıralar: şamgi/şamugi "siyah; bu adla üzüm türü de vardır", şamgona "şamgi üzümü bağı" (Enguri nehri kıyısında Zugdidi iline bağlı bir köyün adı da Şamgona'dır), şangeli "uzun boynuzlu bir tür böcek" (Gürcücenin İmereti ağzında: şanguli “uzun boynuzlu, siyahlı beyazlı bir böcek”), şangişperi "esmer, siyahımsı, siyahımtrak", şangu/şamgu "üzüm türü" (bu üzüme farklı kaynaklarda Şangula, Şanguli ya da Şamgula da denmektedir),  şangua/şangulia "siyahlı, esmer".

Şangi sözünün nihai kökeni Farsça "zenci" anlamındaki زنگی zangî kelimesidir. Bu söz Türkçeye Arapça üzerinden zenci şeklinde girmiştir. Gürcü dilinde zangi yine zenci demektir.Muhtemelen "bakır çalığı" anlamındaki jangi (Gürcüce jangi, Lazca mjangi/zanci) kelimesiyle analoji sonucu ş-leşme ve Kobalia'nın verdiği "bakır çalığı" anlamı ortaya çıkmıştır. Gerçi jangi de Farsçadır: زنگ zang "bakır çalığı" (Ermenicede jang).

Sonuç olarak, Megrelce “siyah” ve daha doğrusu "zenci, siyahî" anlamındaki şangisözünden türeyen Şanguli, kelime anlamı olarak “siyahî” demektir ve siyah bir üzüm cinsine ad olmuştur. Bu şang-ul-i kelimesindeki –ul eki Osmanlıcadan bildiğimiz, nispet î’sinin (insanî, siyahî, Avrupaî, hayvanî kelimelerindeki –î eki) karşılığıdır ve eklendiği kelimeye bir şeye bağlı olma, ilişkili olma anlamını katar. Lazcada Avrupaî tarzda kilidefrang-ul-i yani Frenk-î (Frenk kilidi) ya da bir erik türüne Kort-ul-i (Kortu – Gürcü demektir) denmesi gibi... Şangul-i’nin sonundaki –i eki ise malumunuz Güney Kafkas dillerine has apsolütif hal ekidir.

Şu halde Ardeşen’in Doğanay yani Şanguli köyünün adının anlamı ya (1) “Şanguli adlı üzüm türünün yetiştirildiği yer”dir ya da (2) “Şangulia soyadlı sülalenin mahallesi”... Ama bölgemizde 17. yüzyıl ve öncesinde bu adla bir sülale kaydına rastlamadığım için, ben birincisini daha mantıklı ve olası buluyorum.

Bunun haricindeki, Şam’lı, şanlı, güllü halk etimolojileri ciddiye alınacak şeyler değildir.

9 Kasım 2018 Cuma

Gergedanın Lazcası Ne?

Gergedan "canavar" tarifine en uygun hayvan olsa gerektir. Dinozorlar çağından kalma, burnunda garip boynuzları ve üzerindeki zırhıyla kocaman ve oldukça korkunç bir yaratık... Ayrıca bir hayli de saldırgan ve kötü şöhretli...
Gergedanlar Yunanca ve bilimsel adıyla Rhinoceros yani "Burun-boynuz", eskiden daha geniş bir coğrafyada yaşamakla birlikte, günümüzde Asya'nın Güneydoğusunda Hindistan ile Çin arasındaki sahada ve Güney Afrika'da yaşar. 
Kuşkusuz Lazların yaşadığı sahada gergedan hiç olmamış. Bu yüzden Güney Kafkas dillerinde bir miras olarak gergedanı ifade eden bir kelime yoktur.
Pekiyi, ödünç de olsa Lazcada gergedanı ifade eden bir kelime var mı acaba?
Bu soruyu bana bir sene kadar önce sorsaydınız, "neden olsun ki?" derdim.
Bir kaç yıldır hazırlamakta olduğum sözlük çalışması için yaptığım derlemelerde, kelimelerin yeniden tashihi ile ilgilenirken, garip bir kelimeyle karşılaştım: "kerkedeni".
Kelime Çxala ağzında kullanılmaktadır ve "Txa mgerişen muçitaşi kerkedeni nikten." yani "Keçi kurttan kurtulunca kerkeden'e dönüşür." atasözünde karşımıza çıkmakta. Aslında bundan başka bir kullanım tespit edemedim. 
Kerkedeni
Buradaki kerkedeni kelimesini bir kenara not ettim. Ancak anlam olarak bir şey bulamamıştım. Fakat bir vesileyle Türkçe gergedan kelimesi hakkında bir yazı okurken ilginç bir benzerlik gözüme çarptı. Türkçe gergedan kelimesi 1400'lerde kergeden ve kergerden şeklinde kullanılıyormuş. Bu kelime Türkçeye Farsçadan girmiş. Farçada bu hayvana کرگدن kargadan ve Arapçada kargaddan denmekteymiş. Kelime Eski Süryanice karkǝḏānā ve Akadca Kurkizannu şeklindeymiş ve hepsinin kökeni Hindistan'da konuşulan Eski Sanskritçe khaḍgadhenu "dişi gergedan" kelimesidir. Sanskritçe khaḍga kelimesi aslında "kama" anlamındadır ve diğer bir anlamı da gergedandır.
Kelime Sanskritçeden Farsçaya ve oradan da çevre dillere yayılmış olmalıdır: Avarca gargadan, Azerbaycanca kərgədan, Tatarca qärkädän, Kırım Tatarcası kerkedan, Kürtçe kergeden, Lakça kargadan, Tacikçe karkadan, Uygurca kerkidan, Özbekçe karkidon vs.
Lazca kerkedeni'nin Farsçadan mı yoksa Türkçenin yerel ağızlarından bir alıntı olduğu karışık. Farsça ile direkt bir temas olmadığına göre, Türkçe veya bölgedeki başka bir dilden girmiş olması lazım Lazcaya. Gürcüler mart̆okra yani "tek boynuz" diyor bu hayvana. Onların da gergedanla temasları olmadığına göre, tercüme bir isim olmalı.
Bu arada, yukarıdaki atasözünü de araştırdım, belli ki bu atasözü Türkçeden aktarılmış. Türkçede, Ömer Asım Aksoy şöyle veriyor atasözünü: "Keçi kurttan kurtulsa gergedan olur." Anlamı da şu imiş "Tehlikeler, zararlar olmasa her şey alabildiğine gelişir."

23 Ekim 2018 Salı

GÜRCÜ MİLLİYETÇİLİĞİNİN (KARTVELİZMİN) LAZLARI KEŞFİ



Sanıldığının aksine, Gürcistan tarihinde ve literatüründe Lazlar hakkındaki bilgiler çok azdır ve bunların hemen hepsi dolaylı ve müphem anlatımlardır. Gürcülerin bölgeyle ilk ciddi temasları 1878’de yaşanan Osmanlı-Rus savaşı sonrasında Kopmuş Burnu’nun doğusunda kalan ve “Rusya Lazistanı” olarak adlandırılan Liman, Kemalpaşa, Çxala (İçkale), Beğlevan (günümüzde Güreşen köyü civarı) sahasının Rus Çarlığının eline geçmesi ile olmuştur.

19. Yüzyıl öncesindeyse Gürcü yazılı geleneğinde Lazlardan hiç bahsedilmez. Bu kaynaklarda, coğrafi bir ad olarak Ç̆aneti kelimesi, toplansa bir sayfayı bulmayacak, müphem, genel ve çoğu zaman hatalı anlatımlarla yer bulur. Ç̆aneti’den bahseden en eski Gürcüce kaynak, XIV. yüyzyılda Jamtaağmtzereli mahlaslı biri tarafından yazılmış bir kronikadır ve burada Ç̆aneti olarak anılan yerin neresi olduğu belirsizdir. Ç̆aneti’den bahseden sonraki kaynaklar ise 1745’te kaleme alındığı sanılan, yakın dönemde oluşturulduğunu söyleyebileceğimiz bir takım yazılardır ve Ç̆aneti hakkında fazla bir malumat vermezler.

Gürcü literatürünün tanıklığıyla şunu açıkça söyleyebiliriz: Lazlar ve Güney Doğu Karadeniz, tarihin hiç bir döneminde Gürcü bir üst yapının (krallığın, prensliğin, devletin, dini örgütlenmenin) parçası olmamıştır. Bu tespiti, Gürcistan’ın en köklü devlet üniversitesine adı verilen, Gürcü tarih yazıcılığının en önemli ismi İvane Cavakhişvili, taa 1913’te yapmıştır. Cavakhişvili “Kartveli Eris İstoria – Gürcü Milletinin Tarihi” adlı eserinde şöyle der: “Karadeniz’in güneydoğusu ve buraya komşu bölgelerde, MÖ VII. yüzyıldan Kraliçe Tamar’ın seferine kadar Gürcü egemenliği söz konusu olmamıştır. ...  Gürcüler bu ülkeyi ancak XIII. başlarında ele geçirebildiler. Ama Kraliçe Tamar bu bölgeleri Gürcü devleti ile birleştirmek yerine, Trabzon Krallığını kurup akrabası Andronik oğlu Aleksi Komnenos’a teslim etti.” Cavakhişvili şöyle devam eder, “Lazların bir kısmı anadillerini koruyabildiler, ancak Gürcü halklarının ortak devlet ve toplumsal hayatlarından uzaklaştılar ve bu sebeple onların varlığı Gürcistan’ın sonraki tarihine bir şey kazandırmamıştır.”

Yani, Cavakhişvili demektedir ki, MÖ VII. yüzyıldan günümüze Lazistan olarak adlandırılan bölge, hiçbir zaman Gürcü siyasi, kültürel, ekonomik, sosyal, idari vs. bir yapı içerisinde olmamıştır. Tarihi boyunca bu bölgeyi Gürcü devleti bir kez, Kraliçe Tamar döneminde ele geçirmiş olabilir, fakat tarihi boyunca Gürcü devletinin en kudretli olduğu, en geniş sınırlara ulaştığı bir dönemde, Tamar’ın burayı Rumlara terk etmesi, söz konusu bölgeyi Gürcü Krallığının bir parçası olarak değil, Rum İmparatorluğunun bir bölgesi olarak gördüğünün açık bir göstergesidir.

Gürcü dilinde aslında Lazi, Lazeti, Lazuri Ena vs. kelimeler bulunmamaktadır. Gürcü dilinde bunların karşılığı sırasıyla Ç̆ani, Ç̆aneti, Ç̆anuri Ena şeklindeydi. Gürcü dilinde Lazi kelimesinin kullanımı ancak 19. yüzyılda tedavüle girmiştir. Aynı kelime Ermeni dilinde (Çani) ve Hemşin Ermenicesinde (Coni) şeklinde karşımıza çıkar.



Lazlar Gürcülüğün Bir Parçası Değildir

Bu günlerde, bazı Kartvelistler tarafından Lazların, sanki kalubeladan beri Gürcülüğün bir parçasıymış gibi gösterilmeye başlanmasının öyküsüne gelelim şimdi.

Bu hikayenin çok eski bir tarihi yoktur. Yukarıda değindiğimiz gibi, 1878 de Batum ve çevresi, Kopmuş Burnu’na (şimdi Hopa Esenkıyı’da) kadarki saha ve Çoruh nehrinin kuzeyi Rus Çarlığının egemenliğindeydi. 1. Dünya Savaşında Ruslar 1916 Martında Trabzon’a kadar bütün sahil şeridini ele geçirdiler ve bölgede hummalı bir imar işine giriştiler. Ancak 1917 Kasımında Bolşeviklerin Çar’ı devirip Moskova’da idareyi ele almaları, gidişatı değişirdi. Bolşevik devriminden hemen sonra Rus ordusu dağılmaya başladı ve işgal ettiği Trabzon’a kadarki sahilden hızlıca çekildi. 27 Şubat 1918’de Trabzon’dan, Mart 1918’de Lazistan’dan çekilen Rusya’yı takip eden Osmanlı birlikleri, 5 Nisan 1918’de Batum’a girdiler. Bu arada Rusya’nın 1878 öncesi sınırlara çekilmesini dayatan Brest Litovsk Antlaşması da 3 Mart’ta imzalanmıştı. Bu otorite boşluğunda, ordu içerisindeki Menşevikler tarafından 22 Nisan 1918’de kurulan ve Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’ı kapsayan Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti bir ay sonra ulus devletlere bölündü ve 26 Mayıs 1918’de Demokratik Gürcistan Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti.

19. yüzyılda Rus Çarlığı’na bağlı özerk bir ülke iken ilhak edilen ve direkt Moskova’ya bağlanan Gürcistan, talihin bir oyunuyla, uzun bir aradan sonra ilk kez bağımsız, hem de oldukça geniş bir bölgede birleşik olarak kurulmuş oldu. Ancak bu devletçiğin ömrü uzun olmayacak ve henüz iç ve dış sorunlarını çözemeden, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nin Kızıl Ordusu tarafından işgal edilecek, akabinde ülkede Şubat-Mart 1921’de Sovyet yönetimi tesis edilecektir.

Demokratik Gürcistan Cumhuriyeti, ilk başta etkin bir dış politika izleyerek bütün aleyhte gelişmelere rağmen Batum’un Gürcistan’a bağlanmasını sağladı. Bu başarı Gürcistan heyetine büyük bir özgüven kazandırmış ve özellikle Osmanlı sınırları içerisinde kalan Laz ve Gürcü nüfusun çoğunlukta olduğu sahalar üzerinde hak iddialarını daha güçlü bir sesle gündeme getirmesine sebep olmuştur. Demokratik Gürcistan Cumhuriyeti’nin kurguladığı yeni teze göre, buraları kadim Gürcü topraklarıydı ve yöre halkının dilsel ve etnografik olarak Gürcü milletiyle yadsınamaz bir bağı vardı. Bu “gerçeği” uluslararası kamuoyuna duyurmak maksadıyla bildiriler hazırlandı, gazete ve cemiyetler kurulup desteklendi. Bunlar arasında 1916’da Rusça ve 1919’da da Fransızca olarak, G. Véchapèli imzasıyla yayımlanan La Géorgie Turque: Lasistan, Trébizonde, et Contrée du Tchorokh (Türkiye Gürcistanı: Lazistan, Trabzon, Çoruh Bölgesi) adlı kitabı ve bunun devamı niteliğindeki, 1927’de yayımlanan Z. Çiçinadze’nin Osmanlı Gürcistanı ve Gürcü Müslümanların Parçası Lazistan gibi metinler, Samuslimano Sakartvelo (Müslüman Gürcistan) gibi gazeteler ve İslam Gürcistanı Tahlis Cemiyeti gibi cemiyetler sayılabilir.


Akademik Çevrede Lazların Keşfi

1918 ve sonraki politik gelişmelere girmeden önce, Rusya ve Gürcistan’daki akademik çevrenin Lazları keşfi konusuna da değinelim.

Lazca üzerine yapılmış ilk çalışmalar Avrupalı bilim insanları tarafından üretilmiştir. En eskisi Hervás’ın 1787’de yayınlanan eseridir. Sonrasında Klaproth (1831), Rosen (1844), Peacock (1887), ve Ercskert (1895) Lazca hakkında kısa notlar, kelime listeleri yayınladılar. Bunlardan biraz daha geniş bir çalışmayı 1898’de Osmanlı Ermenisi H. Acaryan yapmıştır. Ancak Lazcanın uluslararası dilbilimi çalışmalarında sesini duyuran, Gürcü araştırmacılara ilham kaynağı olan, onlara Lazcayı ve Lazları tanıtan asıl çalışma Nikolay Marr’ın 1910’da yayımlanan “Çancanın (Lazcanın) Dilbilgisi, Metinler ve Sözlük” adlı eseridir. Marr geliştirdiği ve Yafetoloji adını verdiği dilbilim teorisi için Lazca malzemeler kullanmıştı. Rusya’nın en saygın dilbilimcisinin Lazcayla ilgilenmesi, onun öğrencilerini, çağdaşlarını ve özellikle Gürcistanlı gençleri etkilemiştir. Onun öğrencilerinden ve çağdaşlarından İskender Chitaşi, Arnold Çikobava, İoseb Qipşidze, İoseb Megrelidze gibi tanınmış dilbilimciler Lazcayla ilgilenmişler ve değerli eserler meydana getirmişlerdir.

Özellikle altının çizilmesi gereken bir gerçeği de belirmek gerekir: Lazca, Gürcü harfleriyle ilk kez 1910’da Nikolay Marr’ın gramer kitabında yazılmıştır. Bildiğimiz, ondan önceki yazma girişimleri Latin alfabesiyle olmuştur. Ancak Marr, oluşturulacak Lazca yazı dili için Gürcü alfabesinin değil, Latin alfabesinin uygulanmasından yanaydı ve Marr’ın Kafkas dillerinin yazımı için önerdiği analitik alfabe sistemi, ilk Lazca gazete Mç̆ita Muruʒxi’de uygulanmış olan alfabedir. Sonrasında Chitaşi bu alfabeyi Türkiye’de yeni kabul edilen Türk Latin alfabesiyle birleştirerek yeniden düzenlemiştir. Latinizasyon adı verilen bu akımın ana destekçisi Marr’ın ölümünden sonra (1934), Gürcistan’daki Kartvelist çevreler Latin alfabesine karşı çıktılar ve Arnold Çikobava’nın önderliğinde daha önce Latin harfleriyle yazılan Abhazca ve Lazca gibi dillerin Gürcü alfabesiyle yazılmasına yönelik baskı oluşturdular. Özellikle Lavrenti Beria ve diğer iktidar güçlerinin ellerinde olmasından ötürü bunun uygulanması konusunda başarılı da oldular ve Gürcistan’a bağlı özerk bölgelerde Gürcü alfabesinin kullanılmasını sağladılar. Abhazlar Gürcü alfabesini 1954 yılına kadar kullandılar. Lazlarda isa Lazca edebi dil yaratma girişimleri durduruldu. Lazca eğitim veren okullar dağıtıldı ve kadrolar yargılanarak sürgün ve idamla cezalandırıldı. Chitaşi’nin Latin alfabesinde ısrarı, Lazca edebiyat oluşturma yönündeki kararlılığı ve buna mani olanları sürekli üst makamdaki kişilere şikayet etmesi, Kartvelist çevrelerde rahatsızlık yarattı ve Çikobava ile olan husumetleri Büyük Terör döneminde tutuklanmasına ve 1938’de Türk ajanı olmak suçuyla idamına neden oldu.

Chitaşi’nin öldürülmesinden sonra Gürcistan’da Lazca Latin yazımı bitmiş, aslında Lazca okur-yazarlık da son bulmuştur. Chitaşi'den sonraki Lazca metinler, Gürcü akademisyenlerin dilbilimsel döküman derlemek amacıyla oluşturdukları metinlerden ibarettir. Yani Chitaşi’den sonra Sovyetler’de ve Gürcistan’da bir Laz edebiyatından söz edilemez.

Denebilir ki, Gürcülere Lazları tanıtan kişi Nikolay Marr’dır. Onun iki bölüm olarak yayımlanan Lazistan seyahati notları, 1909’daki Lazistan ve Lazları etraflıca ele alan genel bir rapordur ve bu rapor Türkiye – Sovyet sınırının açıldığı 1991 yılına kadarki dönemde bölgeyi hiç görmemiş, görme imkanı bulamamış kişiler için birincil kaynak niteliğindeydi.

Gürcistan'ın Lazistan Üzerindeki Hak İddiası

Osmanlı İmparatorluğunun yenilgisiyle sonuçlanan 1. Dünya Savaşını bitiren mütareke ile birlikte Osmanlının kaderi, toplanacak uluslararası konferanslarda tartışılır hale geldi. Genel görüş nüfus çoğunluğu hangi etnik gruptaysa bölgenin o etnik gruba bırakılması öngörülüyordu. Milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı bu şekilde uygulanabilecekti. Wilson’un planına göre Ermeniler ve Rumların çoğunlukta oldukları sahada bağımsız devletler kurulacaktı. Bu pazarlıkların yürütüldüğü uluslararası konferanslarda Doğu Karadeniz üç ayrı grup tarafından talep ediliyordu. Rumlar bölgenin kurulacak Pontus devletinin içinde olmasını istiyorlardı. Buna karşılık Ermeniler, her ne kadar bölgede Ermeni nüfus yeterli değilse de, kurulacak Ermenistan’ın ekonomik bağımsızlığının sağlanması açısından gerekli gördüğü liman için, bölgenin özerk olarak, kurulacak Ermeni devletine bağlanmasını elzem görüyorlardı. Üçüncü talip Gürcülerdi ve Lazistan’ın tarihi, dilsel ve kültürel olarak Gürcistan’ın bir uzantısı olduğunu ileri sürüyorlardı.

Ermenilerin ve Rumların Avrupa’da temsilcileri, diasporaları, destekçileri vardı. Ancak Gürcistan’ın böyle bir imkanı yoktu. Onlar ellerinden geldiğince uluslararası toplantılarda seslerini duyurmaya çalışırken, asıl olarak, talep edilen sahada halkı kendilerine çekmeye çalıştılar. Ermenilere bölgede bir antipati söz konusuydu, Rumlarınsa bölgede bağlantıları yoktu. Fakat Gürcüler Müslüman Gürcüler ve Batum’da ticaret yapan Lazlar vasıtasıyla bölgede “halk diplomasisi” yoluyla, tıpkı Batum’da olduğu gibi, halkı kendi taraflarına çekmeye çalıştılar.
Londra Konferansında oluşturulan komisyonun belirlediği Lazistan,
Batum serbest limanı ve Trabzon'da silahtan arındırılmış bölge haritası.

1920’de toplanan Londra Konferansı’nda Gürcü heyeti bölgenin Gürcistan’a bağlanması gerektiğine dair sunduğu deliller, katılımcılar tarafından yeterli derecede inandırıcı bulmadı. Konferansa başkanlık eden Kammerer’in Lazların hiç de Gürcistan’la birleşmeyi kabul etmediklerini ve 1918’de Türklerin Lazların yardımıyla Batum’u işgal ettiklerini hatırlatması üzerine, Gürcü heyetinin verdiği cevap şöyle olmuştur:
Ruslarla Türkler arasında mücadele sürdüğü sırada sadece Lazların değil, eski Rusya Gürcistanı’nın Müslümanlarının da sempatisi din kardeşlerine yönelik olmuştu. Şimdi büyük devletler bağımsız Ermenistan’ı kurmaya karar verdikleri ve bu vilayetlerde Türkiye hakimiyetinin tutulamayacağının belirlendiği sırada Lazları nereye vermek daha adil olur veya onlar nereye dahil olmayı uygun bulurlar, bağımsız Gürcistan’a mı, yoksa bağımsız Ermenistan’a mı?

Gürcülerin “eğer Gürcistan’ı tercih etmezseniz Lazistan’ı Ermenistan’a verirler” şeklindeki bu propagandası yerel halk üzerinde de genişletilmiştir.

Temmuz 1920’de 3. Fırka Komutanlığı TBMM ve Şark Cephesi Komutanlığı’na gönderdiği telgrafta Gürcü propagandası alenen tespit edilmektedir.
Batum mülhakatını İngilizlerden tesellim eden Gürcü hükümeti Batum ve mülhakatında ahalinin reyini kazanmak üzere kemal-i kemiyetle faaliyete koyulmuş ve propaganda sahasını Lazistan’a kadar tevsi eylediği de pek mevsuk olarak istihbar kılınmıştır. Ahalinin arzuları hilafında Batum ve mülhakatının işgale muvaffak olan Gürcü hükümeti Türkiye’nin zafiyetinden ve artık muavenetine kadir olamayacağından bahisle Batum ve mülhakatının ve Lazistan’ın Ermenistan’a ilhak edilmemesi için bütün bu mıntıkalar halkının Gürcü hükümeti etrafında toplanması lüzumunu halka telkin etmeye çalışmaktadır. Bu maksatla Gürcü hükümeti elde eylemiş olduğu İslam Gürcülerinden başka bir defa da Lazistan yerlilerinden de taraftarlar tedarik etmeye, bunlar vasıtasıyla amal-i dairesinde neşriyatta bulunacak gazete çıkarmaya çalışmakta bulmuştur. ... Batum hakkındaki amalinin kati olarak tahakkukunu temine büyük bir ceht ve gayret gösteren Gürcü hükümeti Lazların da Gürcülere ırkdaş olduğunu ve Lazistan’ı Ermenistan’ın almaması için Gürcülerle teşvik-i mesaiden başka çare bulunamayacağını ileri sürerek yerli ahalisinin de Lazistan’ın Gürcistan’a ilhakı arzularını uyandırmaya çalışmaktadır…

Ancak o dönemde de Gürcüler Lazistan içerisinde kuvvetli bir taraftar kitlesi oluşturamadılar. Dönemin Laz aydınlarından Arhavili Kurtzade Sabri Bey’den öğrendiğimize göre, kurulması öngörülen bir Rum ya da Ermeni devletine bağlanmasına karşı çıkıldığı gibi, dönemin Laz aydınları Gürcistan’a bağlanmaya da karşı çıkmaktaydılar. Kurtzâde Sabri Bey’in 1919’da yayımladığı makalesinde Batum’un Lazistan’dan ayrılması ve Gürcistan’ın talepleri hakkında şöyle yazmaktaydı:
Batum’un mukadderâtıyla pek hayatî ‘alâkası olan Lazistân’ın hukûk-ı târîhiye ve ‘alâka-’ı milliyesi kâbil-i inkâr mıdır? Batum’un hangi köşesine bakılsa Lazlık nişânesi, Lazlık hayâtı, Lazlık mevcûdiyeti göze çarpar. İktisâdî, ictimâ’î râbıtalarla bağlı bulunduğu görülür.  İşte Lazlar islâm Gürcistânı nâmı verilen Batum’a pek bir zôrâkî takılan isminin eski ve hakîkî nâmına inkılâbını görmek isterler. ... Binâen ‘aleyh Elviye-i Selâse ahâlîsi ve Lazlar vazi’yyet-i siyâsiye ve ictimâ’iyelerine nazaran bir şekl-i idâre ile ve Lazistân’ın mukadderatıyla birleşdirilmek suretiyle hilâlin sâye-i şevketkârı altına girmek isterler.

Gürcistan’ın iddialarına karşılık Laz aydınları Batum’un tarihsel olarak Lazistan’ın bir parçası olduğunu, Batum’un her köşesinde Lazlara dair bir iz bulunabileceğini, buraya “İslam Gürcistanı” demenin yanlış olduğunu dile getirmekte ve ikiye bölünmüş Lazistan’ın birleştirilerek 93 Harbi öncesindeki gibi Lazistan adıyla tek bir idari birim yapılmasını, buranın da siyasi ve sosyal şartların dayattığı, Hilafet’e bağlı, özerk bir idare şekliyle yönetilmesini istemekteydiler.

Gürcistan propagandalarına yerelde destek olan kimselerin Çayeli ile Pazar arasındaki Kemer Burnu’nu da içine alacak şekilde doğuya doğru, sahil şeridinin, Gürcistan’la birleşerek ortak bir Gürcü hükümeti oluşturulması için Lazistan’da toplantılar düzenledikleri ve kamuoyu oluşturmaya çalıştıkları Osmanlı polis teşkilatı tarafından tespit edilmiş ve önlem alınmaya çalışılmış, bu konuda ilgili nahiye müdürlükleri uyarılmıştır. Bu konuyla ilgili 1919 tarihli bir belge şöyledir:
Lazistan eşrafından olup Batum’da ihtiyar ikamet etmekte bulunan bazı zevatın Lazistan’ın Kemerburnu’na olan aksamatını da ihtiva emek üzere bir Gürcistan hükümeti teşkil etmek için İslam ve Hristiyan Gürcülerle bil-iştirak Batum’da müteaddit içtimalar akt etmekte oldukları Hopa kaymakamlığının işarına atfen Lazistan mutasarrıflığından bildirilmiş... İslam ve Hristiyan Gürcülerle Lazistan eşrafının maksad-ı mahsusaları hakkında propaganda yapmak üzere Atina kazasına adamlar gönderdikleri ve bazı evrak mühürletmekte oldukları, aralarında muhabere cereyan etmekte bulunduğu mevsuken istihbar edilip...

Bütün bunlar Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti’nin Rus  Kızılordusu tarafından işgaliyle akamete uğradı. Tiflis, yerel destekçilerin yardımıyla 25 Şubat 1921’de Rus Kızılordusu tarafından işgali edildi. Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti hükümeti önce Batum’a taşındı, Batum’un da işgaliyle ülke dışına kaçtı. 16 Martta Türkiye ile Moskova anlaşması imzalandı ve Sovyet Gürcistan ile Türkiye arasındaki sınırlar belirlendi, toprak talepleri gündemden kaldırıldı. Ancak Moskova anlaşması yapılırken Gürcistan’da meşru hükümet, Rus işgalini tanımdı ve Gürcistan hakkında yapılacak anlaşmaların da geçeriz olacağını ilan etti. Bundan rahatsız olan Rusya’nın girişimiyle, 13 Ekim 1921’de Moskova anlaşmasını tasdik eden Kars antlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya Gürcü delegeler de imza attılar. Gürcistan’ın Lazistan, Artvin ve Tao-Klarceti (Ardahan-Ardanuç-Posof) bölgesi üzerindeki talepleri resmi olarak son buldu. Uzun yıllar bu talepler resmi ağızlardan dillendirilmedi.

1945’te 2. Dünya Savaşından muzaffer çıkan Stalin, Gürcistan ve Ermenistan SSC’lerinin “sınır düzeltme” istekleri doğrultusunda, anılan bölgeleri, Türkiye büyük elçisi vasıtasıyla talep ettiği yakın zamanda netlik kazandı. Olası bir çatışma için Sovyet ordusu Kafkasya’ya yığınak yaptı ve buradaki Müslüman unsurlar bölgeden çıkarıldı. Hatta, Sovyetler Kars parti sekreterini bile atayacak kadar işi ileri götürdüler. Lazistan için ise parti sekreterinin “Lazların Tarihi” adlı Gürcü yanlısı propagandist kitaptan tanıdığımız Muhammet Vanilişi olacağı söyleniyordu. 20 Aralık 1945’te Pravda gazetesinde yayımlanan ve iki Gürcü tarih profesörü S. Canaşia ve N. Berdzenişvili imzasını taşıyan “Türkiye’den Haklı İsteklerimiz” adlı makale, Gürcistan’ın taleplerini çekinmeden deklere etmesi açısından önemlidir. Söz konusu yazı şöyle bitmektedir:
Gürcü halkı, hiçbir zaman vazgeçmediği ve vazgeçemeyeceği topraklarını geri almalıdır. Bununla şu bölgeleri, yani Ardahan'ı, Artvin'i, Oltu'yu, Tortum'u, İspir'i, Bayburt'u, Gümüşhane'yi, Trabzon'u, Giresun'u, yani Gürcistan'dan alınan toprakların yalnızca bir bölümünü oluşturan Doğu Lazistan'ı amaçlıyoruz.

Ancak bu talepler Türkiye’nin kararlı bir dille reddi ve ülkenin NATO’ya girmesiyle sonuçsuz kaldı. Uluslararası politikada bahsi kapansa da Gürcistan SSC’nin iç politikasında ve özellikle milliyetçi akademisyenlerin çalışmalarında Giresun’a kadar uzanan büyük Gürcistan hayalleri hiç bitmedi.

Pavle İngoroqva’nın 1954’te yayımlanan Gürcü milliyetçi tezini sistematize ettiği, Ç̆aneti Tarihiyle İlgili Konular adlı eseri, Sarplı iki Laz Muhammet Vanlıoğlu (Vanilişi) ve Ali Tantoğlu (Tandilava) tarafından kaleme alınıp 1964’te yayınlanan Gürcü milliyetçiliği propagandası yapan Lazeti adlı kitap (Türkçeye Lazların Tarihi adıyla çevrilmiştir) bu politikanın ürünleridir. Bu dönemde Sarp’ın Gürcistan’da kalan kısmında ve Gürcistan’ın diğer bölgelerinde yaşayan sahipsiz Lazlara çok yönlü bir asimilasyon uygulandı. Lazların ad ve soyadları ekseriyetle Gürcüceleştirildi, kimlik kartlarında Gürcü ibaresi yazıldı vs.

Gürcü Kilisesinin Dahli

1991’de bağımsızlığını kazanan Gürcistan’da iç karışıklıkların biraz yatışmasıyla birlikte ve güçlenen Gürcü Ortodoks Kilisesi’nin himayesinde yeni bir “halk diplomasisi” dönemi başladı. Kilise adamlarının gayrı resmi olarak yürüttükleri bu süreçte, Laz aydınları Gürcistan’a davet edildi, ağırlandı, onlara tarihleri (!) anlatıldı, gazetelere demeçler verildi. Ancak Laz aydınlarının Gürcülüğü kabul konusunda tepkili oldukları görülünce politikalarını aydınlar üzerinden değil, yerelde bulacakları daha az politize olmuş bağlantılar üzerinden uygulamaya çalıştılar. Lazistan bölgesine seyahatler düzenleyerek yerel bağlantılar, dostluklar kurdular. İsteyenlere Gürcü pasaportu dağıttılar. Bu kişiler üzerinden yeni bir toplumsal hafıza üretmeye çalıştılar. Yerel belediye ve kurumlarla “kardeş belediye” türünden oluşumlar teşkil ederek bölgedeki Kiliselerin restorasyonu, Fındıklı’da bir Gürcü okulunun kurulması gibi girişimlerde bulundular. Ancak muvaffak olamadılar.

2013’te Gürcistan’ın bu politikalarından rahatsız olan Laz aktivistler, neredeyse bütün Laz STK’larının ve aktivistlerin imzaladığı Lazca, Türkçe, Gürcüce ve İngilizce dillerinde bir deklarasyon yayınlayarak bu durumu kınadılar. Türkiye ve Gürcistan Halklarına ve Dünya Kamuoyuna başlıklı bu deklarasyonla Kartvelistlerin Lazları ve Lazcayı yok sayan söylem ve faaliyetlerine son vermeleri talep ediliyordu.

Akabinde başlayan MEB’e bağlı okullardaki Lazca seçmeli ders sürecinde, bu derslerin Lazca değil Gürcüce verilmesi, bunun mümkün olmaması durumunda Lazcanın Gürcü harfleriyle yazılması gerektiğini deklere edecek kadar ileri giden bazı Kartvelistlerle birlikte, Laz aydın ve ileri gelenlerinin tepkileri daha da arttı. Bu süreçle birlikte, sosyal medyada oluşan Kartvelizim karşıtlığı Gürcü milliyetçilerinin Laz aktivistlerle olan ilişkilerinin neredeyse tamamen kopma noktasına getirdi.

Bütün bunlar olurken Türkiye devletinin Lazlar hakkında ne yurt  içinde ne de yurt dışında bir politikasının olmaması, yurt dışındaki uluslararası karar mercilerinde Lazlar ve Lazca adına söz sahipliğini Gürcülerin gasp etmesine sebep olmaktadır.

Bunun gibi, Gürcü Ortodoks Kilisesi Patriği II. İlia’nın 2014 yılında Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in davetlisi olarak gerçekleştirdiği Lazistan seyahatinde, Timisvat (Hoşdere) köyündeki bir restoranda sarf ettiği, Lazlar ve Gürcülerin aynı millet oldukları yönündeki sözlere Türk basını sağır kalmıştır. Bu seyahatin önemi kilise sözcüleri tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Devletlerin sınırları ile dini sınırlar birbirlerinden farklıdır. Lazistan Gürcistan’ın dini sınırları içerisindedir.”
Gürcü Ortodoks Kilisesine bağlı Eparklıklar
https://en.wikipedia.org/wiki/Georgian_Orthodox_Church

Bu iddia, Gürcü Kilsesinin resmi söylemine göre doğrudur. Çünkü Gürcü Kilisesi 2007’de Batum-Kobuleti Eparklığı’nın adını “Batum ve Lazistan Eparklığı” olarak değiştirerek, yetki alanını Kobuleti, Khelvaçauri ve tarihi Lazistan olarak belirlemiştir. Bu kararın alınmasının nedeni bölgeye olan sahiplik iddiasıdır.

Güneyde Gürcü kilisesinin kadim düşmanı Ermeni Gregoryen Kilisesi, Kuzeyde Abhazya’yı da ele geçiren güçlü Rus Ortodoks kilisesi ve doğuda Müslüman Azerbaycan arasında sıkışmış Gürcü kilisesinin tek yayılma alanı olarak, Tarihi Gürcistan olarak gördüğü Ardahan-Posof-İspir tarafı ve Lazların yaşadığı saha kalmıştır. Bu girişime evvela Gürcistan’daki Müslüman toplumu Hristiyanlaştırmakla başlamış olan Gürcü Kilisesi’nin, Laz politikasının bir boyutu da hiç kuşkusuz dindir. Kaldı ki, günümüzde Gürcistan Sarp’ında yaşayan halkın önemli bir kısmı Hristiyan olmuştur. Elbette kişilerin kendi dinlerini özgürce seçme hakkı vardır, ama bu sürecin bütün dünyadakinin aksine bu denli hızlı ilerlemesinin sebebi, Batum metropolitinin ifadesiyle sadece “Tanrının hikmeti” olarak açıklanamaz. Agos gazetesindeki bir haberde ifade bulduğu gibi, “1991’de bölge nüfusunun yüzde 75’i Müslümanken, günümüzde Acara’nın yüzde 65’i Ortodoks Hıristiyan. Dünyadaki tek örnek olan bu dönüşüm nasıl açıklanabilir?”

Sonuç olarak şunu açıkça söyleyebiliriz ki, Lazların Gürcülüğü iddiasının geçmişi, 20. yüzyılın ilk çeyreğinden daha eskiye gitmez. Lazca ile Gürcüce arasındaki yadsınamaz dilsel benzerlikler, her iki dilin kökeninin aynı dil ailesine dayanmasıdır. Sırf aynı dil ailesinde yer aldığı için Lazları Gürcü saymak, İngilizlere Hintli demek kadar abestir.

İki halk arasında dostane olan ilişkileri germeye, komşuluk hukukunu politika malzemesi yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Buna ne Gürcü kilisesinin, ne Gürcü diaspora bakanlığının ne bazı üniversite çevrelerinin ne de bunların Türkiye’deki uzantılarının hakkı vardır. Bu kişilerin şunu artık anlaması gerekmektedir: Lazlar küçük ulusların büyük ihtiraslarına alet olmayacaklar.

16 Mart 2018 Cuma

II. Abdülhamid ve Batum Hakkında


Çürüksulu Ali Paşa ve Laz milisler.
Geçtiğimiz günler Abdullahamid’in vefatının 100. sene-yi devriyesiydi.  Ehl-i kalem ikiye ayrılmış; muhafazakarlar ve hükumet yanlıları Sultan Abdülhamid Han’ı adeta kutsal bir şehit gibi anlatıyorlar. Diğer taraf ise onun kaybettiği bilmem kaç milyon kilometre kare topraktan, eşlerine, içki düşkünlüğüne kadar enva-i çeşit hikayelerden bahsediyor.
II. Abdulhamid, nam-ı diğer Kızıl Sultan, İttihatçılar ve onların devamı olan Cumhuriyet’in kurucu kadroları tarafından sevilmezdi. Adı hep “istibdad” ile anıldı. Abdülhamid deyince benim aklıma da hep Tevfik Fikret’in “Sis” şiiri gelir... 
Abdülhamid’in bu kötü şöhretinden sebep AKP hükümetine kadarki devlet aklı onu makbul bir padişah olarak öne çıkarmamıştır. Bununla birlikte, 31 Mart darbesiyle tahtan indirilen sultanın hakkının yendiğini düşünen İslamcı cenah, rövanşist duygularla ona ayrı bir değer verdi.
Türkiye'nin politik konjonktürünü bir kenara koyalım. Lazlar arasında da Abdülhamid’in mühim bir yeri olsa gerek. 1877 senesine dönelim... Ruslarla 93 Harbi patladı patlayacak...
Öncelikle hatırlatayım, 93 Harbi öncesinde Batum, Lazistan Sancağı’nın merkezidir. 1876’da Lazistan Sancağı; Nefs-i Batum Kazası, Macahel Nahiyesi, Livane Kazası, Acara-i Sufla  Kazası, Çürüksu Kazası, Hopa Kazası, Arhavi Nahiyesi, Atina Kazası, Hemşin Nahiyesi, Acara-i Ulya Nahiyesi, Gonia Nahiyesi ve Heba Nahiyesi adlı idari birimlerden oluşmaktaydı.
93 Harbi’nde yukarıda anılan birimlerden, Batum Kazası, Macahel Nahiyesi, Livane Kazası, Acara-i Sufla  Kazası, Çürüksu Kazası, Acara-i Ulya Nahiyesi, Gonia Nahiyesi ve Heba Nahiyesi ile Hopa Kazası’nın bir kısmı Rusya’nın egemenliğine girince, yeniden idari bir yapılanmaya gidilerek, Keskim (şimdiki Yusufeli bölgesi) ve Rize-Çayeli civarları yeni kurulan Lazistan Sancağı’na dahil edildi ve sancak merkezi de Rize’ye taşındı.
40 yıl boyunca Azlağa (Abuislah - Esenkıyı) köyünün doğusunda, Liman köyünün batısındaki Kopmuş burnu Rusya ile Osmanlı arasındaki sınırı teşkil etti.
Ruslar Kafkas cephesinde Karsı, Erzurum’u dolanıp Güneyden Artvin’e dayanmışlar, Kuzeyden de Çürüksu (Kobuleti) önündeki Ozurgeti’de konuşlanmışlardı. İki taraftan tazyik ediyorlar fakat özellikle yerli beylerin liderliğini yaptığı milis direnişini kırıp şehre giremiyorlardı.
Ancak Balkan Cephesinde Ruslar Osmanlı ordusunu dağıtıp Ayastefanos’a yani şimdiki Yeşilköy’e gelip kamp kuruyorlar. Babıali ile aralarında Topkapı surları var. Bir taarruzla surları dağıtıp İstanbul’a girmeyi düşünüyorlar. Osmanlı erkan-ı harbiyesi başkentin Bursa’ya taşınmasını tartışıyor. İstanbul’dan ümit kesilmiş. Bu yoklukta Abdülhamid İngiltere’yi barış için aracı yapıyor; tabii Kıbrıs karşılığında. Rusların ilerlemesinden rahatsız olan İngiltere Rusya’ya baskı yapıp, ikna ediyor ve 31 Ocak 1878’de Edirne Mütarekesi imzalanıyor. Görüşmeler, pazarlıklar 3 Martta Rusya İle Osmanlı arasında imzalanan Ayastefanos Ön Barış Anlaşması ile sonuçlanıyor.
Bu antlaşmanın 19 maddesinin 2. fıkrasında, Ardahan, Kars, Batum, Bayezit ve Soğanlı’ya (Eleşkirt ovası) kadar olan yerlerin Rusya’ya terk edileceği; 3. fıkrasında ise Baserebya bölgesi ve 2. fıkrada belirtilen yerlerin, savaş tazminatı olarak 1.100.000.000 ruble karşılığında Rusya’ya bırakıldığı ifade edilmektedir. Antlaşmanın aynı maddesine göre toplam tazminat 1.410.000.000 rubleydi (= 1.640.000.000 Osmanlı altını).
Savaşın diğer cephesi olan Kafkasya Cephesine mütareke haberi  7 Şubatta ancak ulaşıyor. Fakat çıkan şayialar cephede anavatanları için çarpışan gönüllü milisleri rahatsız ediyor. Padişah’ın Batum’u Rusya’ya bıraktığı söylentisi doğru çıkınca eşrafın ekabirinden bir grup hükümetle görüşüyor. Diyorlar ki; "etmeyin, mesele tazminatsa, payımıza düşeni toplayıp verelim. Biz Rusya’yı vatanımızda istemiyoruz!" Fakat Yıldız Sarayı kararını vermiştir çoktan. Akabinde ekabir memleketlerine döner dönmez Rusya’nın Batum’a girmesi durumunda silahla direnme kararı alıyorlar ve “Lazistan Kıyamı vakka-yı meşhuru” başlıyor. Abdülhamid’ten bir fayda bulamayacaklarını anlayan ekabir politik bir destek sağlamak için bir delegasyon oluşturup İngiltere’nin Trabzon konsolosluğuna baş vuruyorlar. İstanbul büyükelçiliği üzerinden Lordlar Kamarasına gönderdikleri bir mektupla Batum’un öneminden, Rusların eline geçmesi halinde Karadeniz'deki askeri ve ekonomik üstünlüğün Rusların eline geçeceğinden bahisle, İngiltere’den manda talep ediyorlar. Konsolos’un İngiltere’ye gönderdiği telgrafta halkın kararlılığı şöyle ifade ediliyor: “Anavatanlarını müdafa edecek son Laz kalana kadar savaşacaklarını bildiriyorlar”. İngiltere’den talepleri bölgeye bir donanma gönderilmesidir. Ruslar eğer Batum’a girmek isteyecek olurlarsa kendileri savaşacaklardır.
Rusya bu durumdan rahatsızdır. Rus basını, halkının düşmanca tavrından ötürü Batum'un güvenli bir liman olmadığını, bu sebeple oraya yapılacak yatırımın daha güvenli gördükleri Poti'ye kaydırılmasını tartışır. Neredeyse Batum'dan vazgeçeceklerdir. Ancak Rusya Yıldız Sarayına rahatsızlıklarını bildirir ve anlaşma şartlarının yerine getirmesini talep eder. Yıldız Sarayı Batum’u boşaltmakla Derviş Paşa’yı görevlendirmiştir. Derviş Paşa İstanbul’dan gönderilen hocalar vasıtasıyla isyancılara “Vatanınızı savunmakta haklısınız, ama bu Halife’nin kararıdır. Halife’nin kararına karşı çıkmak dinen caiz değildir, küfürdür” deyip halkı padişah Abdülhamid’in kararına uymaya çağırır. Yani, vatanlarını sorunsuz bir şekilde boşaltmaları için halkın dini duygularını kullanırlar...
Ancak, bölge halkı yine de direnir. Lazistan halkının manda talebine çekimser yaklaşan İngiltere’yi iknaya çalışırlar. Ruslar anlaşmanın imzalanmasından beri Batum’a girmeyi denemezler bile. Olayın padişah elinden tatlılıkla çözüleceğini ummaktadırlar.
Berlin Konferansında Batum halkını savunmak İngiliz delegesi Lord Salisbury'ye kalır. Ancak Batum'un serbest liman statüsüyle Ruslarda kalması fikri konferansta kabul görür. Bunun üzerine İngiltere’nin manda talebini geri çevirmesi direnişçilerin elini kolunu kırar. Halk devlet memurlarının ve hocaların telkinleriyle Batum’u boşaltmayı hızlandırır. Umutlar kesilmiştir. Yıldız Sarayının çok kere uyguladığı, sorun çıkaranları devlet görevi vererek satın alma yöntemi devreye sokulur. İsyancıların başındaki Çürüksulu Ali Paşa'ya maiyetiyle Ordu’ya yerleşmesi karşılığında unvanlar ve  maaşlar vaat edilir... İkna edilir. Diğer isyancı aileler de Abdülhamid'in iradesini kabullenmek zorunda kalırlar ve Derviş Paşa Batum’u boşaltmayı ve sorunsuz bir şekilde Rusya’ya teslim etmeyi  başarır! 7 Eylül 1878 günü Ruslar tek bir mermi bile harcamadan Artvin dahil olmak üzere Batum ve civarını teslim alırlar.
Hani o Abdulhamid’e ait olduğu iddia edilen “kanla alınan topraklar ancak kanla verilir” şeklindeki deyiş, belli ki Batum’u kapsamıyordu. Tamamı Müslüman olan, Rusları sokmamak için "kanlar dökülen, canlar verilen bu vatan toprağı" kanla değil, parayla verilir Rusya'ya. Sadece Batum değil, diğer bir çok vatan toprağıyla birlikte...
Osmanlı devlet aklı Batum'a bir daha geri dönmeyi planlamadığı için sadece askeri değil sivil halkın da bölgeyi boşaltmasını istenir. Batum’dan gelecek muhacirler Rum ve Ermenilerden boşaltılan köylere, hazineye ait boş arazilere yerleştirilir. Hükümet onları Anadolu’nun İslamlaştırılması için bir nevi dolgu malzemesi olarak kullanır; ülkenin dört bir yanına dağıtır Batum muhacirlerini.
Neticede Batum muhaciri Lazlar, Gürcüler, Hemşinliler vs. muhacirlikte çekilen sıkıntılar, ölümler, hastalıklar, açlıklar, kıtlıklar, kayıplar ve enva-yi çeşit belalar II. Abdülhamid’in Batum’u Rusya’ya satmasından dolayıdır. Aklınızda bulunsun...

21 Temmuz 2017 Cuma

Lazcada Soyadı Yapma Formu -şi'nin Hikayesi

Lazca Soyadı Yapma formu –şi’nin Hikayesi

İskender Chitaşi’nin 1928-38 yıllarındaki aktif çalışmaları, özellikle Abhazya’daki Arhavi kökenli Lazlar arasında Lazcanın edebi bir dil olarak yeniden inşasını amaçlıyordu. Bu yeniden inşa, sadece dili kapsamıyordu üstelik, İskender inanmış bir Komünistti ve bu yeni sisteme müsned yeni ve ideal bir toplum oluşturulması fikrini de tüm dönemin Sovyet aydınları gibi paylaşıyordu. Hem bu ideal doğrultusunda, hem de Lazları Sovyetlere entegre etmek için Sovyetik örgütlenmeleri; kolkhozları, sendikaları, partileşmeyi teşvik etti, kurdu ve yönetti. Her şeyi Sovyet bürokrasisinin elverdiği şekliyle yaptı.

Bu yeni toplumun, özüne dönerek Türk etkisinden tamamen arındırılması gibi özcülük hareketleri de yukarıda değindiğimiz inşa ile ilişkilendirilebilir.

Yeni edebi Lazca, Arhavi diyalekti merkezinde fakat, Türkçe unsurlardan mümkün oldukça arındırılmış bir dildi. Modern, siyasi kavramlar Sovyetlere has kelime türetme yöntemleriyle oluşturuluyordu. Türkçe yazıdilinin dayattığı kavramların yerine ise Lazcanın kendi potansiyeli kullanılarak türetmeler yapıldı. Bu türetmelerde Gürcüce formların model alındığı görülmektedir.
Türetmenin yetersiz olduğu yerde Rusça, Gürcüce ve Megrelceden kelimeler ödünçlendi. Fakat daha anlaşılır olması için mecburen Türkçe kelimeler de kullanıldı.

Yukarıda değindiğim gibi, yeni kavramlar yeni biçimler için bir çok yerde Gürcüceden yararlanılmıştır. Bunlara en bariz örnek, günümüzde de kabul gören, dönemin popüler neolojisi ʒ̆alona “devlet, memleket, dünya” kelimesidir. Bu kelime Lazca iki unsurdan ʒ̆ale “aşağı” ve ona “tarla” kelimelerinden türetilmişti ki bu tam olarak Gürcüce “devlet, memleket, dünya” anlamındaki kveqana (kve “aşağı” + qana “tarla”) kelimesinin tercümesidir. Kaldı ki, bu Gürcüce kelime de Sametik dillerden bir tercümedir.

Laz toplumundaki Türkçe unsurların yerine Lazcalarını koyma fikrini İskender ve arkadaşları her alanda genişlettiler. Tüm Kafkas toplumlarında (ve pek tabii Gürcü ve Megrel toplumunda da) çok kuvvetli bir yere sahip olan aynı akrabadan olma durumunu ifade eden soyadlarının (gvarebi) da Lazcalaştırılması daha doğrusu, asimilasyon sonucu unutturulmuş olan Laz soyadlarına dönülmesi bu toplumsal dönüşümün elzem bir unsuru olarak görülmüş olmalı.

O zamana kadar Lazların soyadları Türkçe –oğli (< oğlu) şeklinde bitiyordu: Alefendoğli, Basaoğli, Cordanoğli, Şainoğli vs.

Bununla birlikte Gürcü soyadları istikrarlı bir şekilde –şvili ya da –z̆e ekleriyle bitiyordu: Şevardnaz̆e, Melikişvili vs. gibi...

Buna paralel olarak, Megrel soyadları –ava, -ia ve –ua ekleriyle; Svan soyadları ise –ani ekiyle bitiyordu. Bu şekilde bir kişinin soyadından kim olduğu, aşağı yukarı anlaşılıyordu. Mogvare (yani aynı soydan olma durumu) Gürcü ve Megreller arasında bir takım geleneksel işlevler de yüklenmişti. Bunun en belirgini aynı soyadına sahip olanların evlenmesinin geleneksel olarak yasak olmasıdır.

Bu grametik yapının karşılığını arayan İskender ve arkadaşları buna benzer bir yapı, ek, kalıp bulamadılar.

Bu durum karşısında yapılacak şey, “asimilasyon sonucu unutturulan”  bu yapının yerine yenisini türetmek oldu. 1930’ların başından başlamak üzere Türkçe –oğlu unsuru yerine Lazcanın genitif eki olan -işi ekini koymaya başladılar. Yani Alefendoğli > Alefendişi, Basaoğlu > Basaşi, Cordanoğlu > Cordanişi, Şainoğlu > Şainişi oldu.

Bu tür soyadlarına en eski örnek 2 Aralık 1929 tarihli Mçita Murutsxi gazetesinde örneklenmiştir. Burada İskender kendi adını İsqyander Tsitaşi şeklinde, o zamana kadar ismini Mamedi Vanlioğli şeklinde yazan Muhammet Vanlıoğlu’da adını Mamedi Vanlişi şeklinde yazmıştır.

Bu gazetenin sonraki sayısı elimizde yok, ancak Megrel kökenli yazar Megrelidze’nin Guria’da Lazca ve Megrelce Substratumu adlı çalışmasında, Laz soyadlarında -şi ekinin kullanımını, gazetedeki Tsitaşi, Keseşi, Ketişi, Kaxişi, Çapanişi vs. gibi soyadlarının tanıklığına dayandırır (I. Megrelidze,  Lazskii i Megrelskii sloi Guriiskom, Tiflis 1938, s. 139). Ayrıca Guria’da yayılmış Tuğuşi, Canaşia, Gotaşia gibi soyadlarının etimolojileri için de bu eki bir anahtar olarak kullanır. Ona göre, Tuğuşi, Tuğu kelimesine –şi ekinin getirilmesiyle oluşmuş bir formdur. Bunun gibi, Canaşia’yı da Cana-ş-ia şeklinde böler ve –ş’yi Lazca soyadı yapan unsur olarak değerlendirilir. Buna başka örnekler de verir. Bununla birlikte, Tuğuşi ismi muhtemelen Türkçede Doğuş şeklinde bildiğimiz ismin, Kafkasya’da konuşulan Türkî dillerden girmiş formu olmalıdır (Toğuş-i). (Kafkasyada konuşulan Türkî dillerden Gürcüceye girmiş kişi isim ve soyadları hakkında Marine Janaşia’nın “Gürcü Dilindeki Türkçe Kökenli Özel İsimler” adlı makalesi bu linkten okunabilir: http://turkoloji.cu.edu.tr/pdf/marine_janashia_gurcu_dili_ozel_isimler.pdf).

Türkçeden kaçınmak üzere üretilen bu yapı, tam terisne Türkizmden başka birşey değildir. Anadolu’da, Türkler arasında soyadı yapan, net ekler yoktur. Onun yerine köylüler birisini (Ali) ifade ederken babasının (Mustafa) ya da sülalesinin adıyla, “Mustafa(lar)nın Ali” der. İşte Lazca neolojik form, bu Türkçe kalıbın Lazca tercümesinden ibarettir:  “Mustafa(pe)şi Ali”.

Bu formdan hareketle “Mustafaşi Ali” ya da “Ali Mustafaşi” (İskender kendi adını İskender Chitaşi ve Chitaşi İskenderi gibi iki şekilde de yazmıştır) kalıpları soyadı kabul edilmiş, uluslararası kaidelere uyumluluk açısından soyadı unsurunun sonda olması gerktiğinden olsa gerek, Ali Mustafaşi formu kabul görmüştür.

İskender’in bu keşfi, Lazları geleneksel Gürcü (ve Megrel) toplumundan ayrıştıran bir farkı kapatması açısından yüksek kabul gördü. Megrelidze gibi tanınmış biliminsanları da bunun ispatını yaparak bilimsel çevrelere tanıttı ve bu neolojinin Gürcistan entelijansiyasından kabul görmesini sağladı.

İskender’in 1938’de öldürülüp,  Abhazya’da oluşturulmaya çalışılan Laz toplumu dağıtıldıktan ve bütün kazanımları itibarsızlaştırıldıktan sonra bile İskender ve arkadaşlarının bu icadı Lazlar arasında tutuldu. Bu durum, ekin günümüze değin doğal ve geleneksel bir formmuş gibi gelmesindeki ikinci aşamayı teşkil etti.

Abhazya’daki gelişmelere her zaman mesafeli olan Sarplı Lazlar arasında da bu neoloji kabul gördü. Türk etkisini isimlerinden çıkarmak isteyen Lazlar, soyadlarındaki –oğli unsurunu atıp yerine –şi ekini koydular. 1940’lardan sonra Sarplıların isimlerinin ve soyadlarının Gürcüleştirilmesi politikası da bu icadın resmiyete girip kanıksanmasına katkı sağladı. Gürcüleştirilen isimler ve soyadlarının yanında, bazı kişiler soyadlarına, Lazca ve dolayısıyla Gürcüce olduğu çıkarımıyla –şi formu ekleyerek yeni pasaportlarına yazdılar. Yani, bu aşamada Bekiroğlu’ların bir kısmı Bakraz̆e, diğer bir kısmı Bekirişi; Tantoğlular da Tandilava ya da Tantuşi oldular.

Soyadı yapım ekinin üçüncü ve son aşaması, bu icadın Lazcanın ana vatanına, Türkiye Lazistanına ve Türkiyeli Lazlara taşınmasıyla tamamlandı.

Bunda Sarp sınır kapısının açılması ile birlikte Mehmet Kazancıoğlu, nam-ı diger Ʒ̆ate Baʒ̆aşi, Cemal Vanilişi, Xasan Helimişi gibi Sovyet Lazlarının, Gürcistan Sarpına büyük bir sempati besleyen Türkiyeli Laz entelijansiyla temasa geçmeleri etkili oldu.

Türkiyeli Laz aktivistleri, tarih, dil, kültür vb. konularda etraflı bir sistematik bilgiye sahip değilken, Gürcistanlı ileri gelen Lazlar Gürcü ideolojisiyle donatılmış şekilde, bu soruların her birine cevaplar verebiliyorlardı. Bu da Sarplılara karşı bir hayranlık doğuruyordu. Sarp, Türkiye’nin aksine Lazcanın itibar gördüğü, çocukların Lazca konuştuğu zaman azarlanmak yerine taktir edildiği, masalsı, büyülü bir yerdi. Ancak bu büyünün kısmen bozulması uzun sürmedi. Sarplıların kendilerini Gürcü olarak tanımlamaları Laz aydınlarının daha önce karşılaştıkları bir durum değildi. Bu üst kimlik, sol gelenekten gelen Lazlar tarafından, Türkiye’de muzdarip oldukları, milliyetçilik ile eşleştirildi ve Gürcü şovenizmine bağlandı. Bu da haliyle bu iddiaya karşı tepki doğurdu. Bununla birlikte Türkiyeli Laz aydınlar, Sarplı aydınlarla ilişkilerini, bu konuda bir şerh koymak kaydıyla, sürdürdüler ve onlardan fikri olarak, doğru ya da yanlış, beslendiler.

İşte -şi ekinin soyadı türetme eki olarak Türkiye Lazlarına sirayeti bu suretle olmuştur. Türkiyeli Lazlarda da geleneksel soyadları vardı ve bunlara genellikle -oğlu eklenebiliyordu. Veya, Mustafaların Ali örneğindeki gibi bir yapı kullanılabiliyordu. Bu benzerlik, Gürcistan'dan gelen örnekler ve Özlazcacılık kaygısı, -oğlunun yerini –şi’ye bırakmasına sebep oldu. Buradaki kaygı, tıpkı İskender dönemi aktivistlerindeki gibi Lazcadaki Türkçe unsurları azaltmaktı.
Ogni dergisinin sayılarında, sonraki aktivistlerin isimlerinde bu yeni olgu kendine yer buldu. Bu form, Laz Kültür Hareketi’ne yeni katılan insanlar arasında, günümüzde de gittikçe yayılmakta ve benimsenmektedir.

Sonuç olarak, İskender döneminin bir icadının sanki doğal ve geleneksel bir formmuş gibi günümüze değin ulaşıp benimsenmesi özel bir durumdur ve daha fazla açıklanması ve incelenmesi gerekir. Ben bu yazıda bir giriş yapabildiysem ne mutlu!

Bununla birlikte yaptığım çalışmalar Lazlarda da soyadı yapan eklerin varlığın göstermektedir. Bu ekler –skiri, -(i)va ve az da olsa –ia ekleridir. Ancak bunlar İslamlaşmayla büyük oranda tedavülden kalktı. Bu eklerin yerini ise Türkçe –oğlu unsuru aldı. Bununla birlikte bu ekler yer adlarında fosilleşmiş olarak korunmuştur: P̆et̆esk̆iri, Savask̆iri, Alesk̆iri, Ç̆urç̆ava, K̆ont̆iva, Meliati vs.

Yukarıda değindiğim üzere, aslen bir Türkizm olan bu yapı yerine, Özlazcacı arkadaşlara -skiri ve -(i)va’yı öneriyorum!